Feeds:
Posts
Comments

Archive for October, 2010

-3-

İşte yine o anlardan birindeyim boğulma hissinin yeniden uyandığı o an. Kurtulmak için daha da derin nefes almam fayda etmiyor. Nefesim derinleştikçe sanki bir bataklığın dibine doğru daha da ilerliyorum. Balkona çıkmak fayda etmiyor. Değil açık hava ciğerlerimin kendisini dışarı çıkarabilsem bile yine aldığım nefes yetmiyor.

Nedir bu insanı boğan şeyler? Bilinmezlik, hasret, kontrol edemediği her olayın ayaklanıp üzerine yürümesi, taşıdığı sırların artan baskısı…aslında bunlardan biri değil birden fazlası da insanı bu hisse sürükleyebiliyor. O an buğday tanelerini anlıyor insan, iki koca taşın arasında una dönüşmenin ne demek olduğunu. Bizdeki değirmen taşları nedir? Diye soruyor içimdeki deli. “İnsan Kalbi ile Aklı arasında sıkışmıştır. Ne yönde gitmek istese bu prangalar seni bağlıyor adımlar atmana engel oluyor” cevabı gecikmeden geliyor ihtiyardan. Bir an düşünün hayatta tereddütlerinizle boğuşurken bu boğulma hissine kapılmadınız mı? Yeni bir yola çıkmadan önce, ister bir yaranın isterseniz de içine sığındınız türünden olsun kendi kabuklarınızı sıyırırken.

Hepsi aslında bir yolculuktur bunların ve hangi yola çıkarsanız çıkın ellerinizde ve ayaklarınızda yükler varken bu yolculuk pek de kolay olmayacaktır. Hiç mi yardım etmez bu ikili? Ederler ancak ikisi de aynı yönde sana destek olduğu zaman. O zaman içini kaplayan bütün boşluklarda “kal” veya “git” sesi yankılanır.

Bazen bu boğulma hissi taşlardan evvel yakana yapışır. Bu durumda ben dahil pek çoğumuzun yaptığı bir hata var “kaçmak”. Böyle anlarda içinizde” nereye?” diye soran bir delinin olması gerçekten işinize yarıyor. Hakikaten nereye? Korkudan mı bu kaçışın bileti? Hayır, güven hissini tamir edebileceği yerlere kaçar insanlar bu belki sükunet pelerininin altı, belki kendi ile baş başa kaldığı bir oda, belki dost dilindeki kelimeler, belki de aile.

İlk başlarda bu hep böyleydi bende ta ki şunu fark edene kadar; akıl ile kalbin kapışmasını izlemek eğlenceli olabilir. O zamandan beri ne zaman bu durumda kalsam ihtiyar, deli ve ben bu kapışmayı seyretmeye başlarız. Şimdi pek kapışma olmadığını anlıyorum bu daha çok bir dans. Birbirine küs ama çok seven iki kişinin tangosu gibi. Tango için ayakların savaşı derler. Bu çiftin de durumu budur. Eğer o ayakların altına kendini bırakırsan ezilmekten başka bir çaren kalmıyor. O sebeple en iyisi bu dansı dışarıdan seyretmek. Duygular ile mantığın bu dansı aslında sana kendini tanıtmaktan ibaret bir gösteri. Bu iki yönün birbirini savururken, acaba kim kazanacak bu ayakların savaşını diye düşünmeden edemezsin. Ortada bir mücadele varsa bir de hakem olmalı, bu mücadelenin hakemi kim? diye soruyor içimdeki deli. “Zamandan daha adil bir hakem bulmak zordur. Öyle ki o savaşı bitirdiğinde çift reverans ile sahnede sana bakarken, mağlup olan yorgunluktan yığıldığında onu tekrar ayağa kaldırma işini de üstlenir” diyor ihtiyar.

Çok perdelik oyunundan bir sahne daha kurgulamaya başlıyor içimdeki deli. Başı sonu belli olmayan bir sahilde ellerlinde valizleri olan biri duruyor. Karşısında bir okyanus var, dalgalardan yoksun gayet durgun. Biri eline bir fırça alıp öylesine boyamış gibi. Ufka baktığında ince bir çizgi görüyorsun yer ile gök el ele vermiş gibi. Ve ikisi de aynı renkte. Biraz ileride bir sandal var ve ondan başka hiçbir şeyi yüklenmek istemezmiş gibi okyanus başka bir taşıtı barındırmıyor üzerinde. Valizlerini yüklenip bir melteme ayak uyduran yolcumuz sandala doğru gidiyor. Okyanus o kadar sessiz ve bir o kadar derin ki sanki koyu maviliğinden bir şey fırlayıp her an o sandalı yutuverecekmiş gibi. O an o boğulma hissi üzerine çöküveriyor, hafifçe yakasını gevşetiyor. Ama faydasız nefes alması yetmiyor. Dizleri üzerine düştüğünde yer ile gök yer değiştirmiş gibi, sandal artık okyanusta değil de gökyüzünde yüzer gibi duruyor. Binmek istiyor ancak her an göğe düşecekmiş gibi durduğunu hissediyor. Güç bela kıyıya ulaşmayı başardığında ellerini okyanusa daldırıyor ve iki avucuna aldığı suya şöyle bir baktığında yüz ifadesi değişiyor ve birden sandala doğru ayakları üzerinde daha güçlü hareket ediyor. Bu perde için soruların sahne sırasına geldi. Kahramanın yüz ifadesi ne yönde değişti?  Suda ne gördü ki bu hisleri bir kenara bırakıp sandala doğru ilerlesin? O sandala ne kadar zamanda ulaştı? Ve en önemlisi o valizlerde ne vardı?

Kahramanın kim olduğu fark etmez sen isen zaten cevapları çoktan vermişsin demektir. Artık neden daha az korkman gerektiğini bilirsin. Ama değilsen; o koyu mavilik kahramanı içerdiği bilinmezlikle korkutur. Dibini göremediği bilinmezlik. Ondandır ki göğün sınır ile okyanusun sınırı iç içedir. Ondandır ki ayağa kalksa sanki göğe düşecekmiş gibi olur. Ancak suya ulaştığında avucuna aldığı su mavi değil berraktır. Ellerini görebildiği bir şeffaflık. Bu içini rahatlatır çünkü koca okyanus aslında bir bardak suya dönüşür zihninde. Ellerine aldığı su da mutluluk da olabilir hüzünde bunu bilemez ve karşısındaki okyanusun bunlarla dolu olduğunu bilir. Bunları fark ettiğinde çoğunluğun yaptığı gibi güneşin gökte hareket etmesini bekler. Öyle ki göğün artık maviliğinden sıyrılıp kırmızı bir hal almasını bekler yola çıkmak için, çünkü o zaman yer ile göğü ayırt edebilir. Bu herkesin hayattan beklediği işarettir. Gerideki valizleri mi soruyorsun. Ben sahilden onları ne zaman açıp baksam içinde hatıralar görüyorum geçmişin kötü anıları ile dolu valizler. O sandala binmek için onları sahilde bırakmak gerekir. Yanında taşımana gerek yok sadece içindekileri hatırla o yeter…

Çağrı SEFEROĞLU

Read Full Post »

-2-

Bazen size de olur mu bilmem, çevrenizde koşuşturan insanları farklı bir tür canlı olarak gördünüz mü hiç? Bu durum bana bazen oluyor kendi etimin ağırlığından sıyrılmış gibi dışarıdan bakmaya başlıyorum insanlara. Bambaşka bir canlı türüne bakan bir uzaylı ne hissederse onu hisseden biri oluyorum artık.

Sosyal yaşamın getirdiği yük ne kadar ağırsa üzerlerinde o kadar hızlı hareket ediyorlar. O yükü atmak istediklerinden mi? Yoksa o yükle güçlendiklerinden mi? Diye soruyor bu sefer içimdeki deli. Cevap ise o kişilerin yüzlerinde gizli, gülümsemeyi başaran insan gerçekten içten gülebiliyorsa o zaman bu yük altında bayağı bir güçlenmiş demektir. Peki ya gülümsemeler sahte ise, en ufak can sıkıntısının yansıması yüzündeki maskeyi kırıp döküyorsa? O insan da güçlenmiştir ancak bu güç sadece yalanlar üzerine kurulmuştur. Yalan üzerine kurulu güçler kağıttan evler gibidir. Hafif bir gerçek rüzgarı ile devrilebilir. İşte o an acı gerçekle karşılaşıyorum, çimenler içinde açmayı başaran güzel renkli çiçekler gibi aralara serpiştirilmiş dört duvar içinde bir bahçede… işte bu çiçekler gibi gerçekten gülümseyebilen insanlar. O kadar nadirdir.

Her gün yanı başınızdan yüzlerce insan geçer. Hiç yüzlerine dikkat ettiniz mi? Tek başına olsun bir topluluk içinde olsun, yüzlerindeki maskeleri görebiliyor musunuz? Ya da bunu okuduktan sonra dikkat edecek misiniz? Hiç sanmam diyor kenardan ihtiyar. “İnsanlar kendilerine dokunmayan gerçekler karşısında hep kayıtsız kalacaktır.”  O gerçekler üzerimizde uyandırdığı duygular zamanla silinen şarkılar gibidir. Tekrar dinlemedikçe bir daha o hissi uyandıramazlar. İçinizde bu soruyu soran deli her defasında sizi dürtmedikçe ise bunları düşünmezsiniz. Herkes sizin için bir kalabalıktan ibarettir. Ve sizde bu kalabalığın bir parçası olmaya başlarsınız. Yavaş yavaş gölgeniz silinir kaldırımlardan.

Sıradan olmanın getirdiği korku mu bana bu soruları sorduruyordu diye düşünmeden edemiyorum. Silinen gölgemden mi korkuyordum çocuklar gibi bilmiyorum. Belki insanlığa bir kinim var. Deli durmadan bu soruları sorarken ihtiyarın gıcırdayan sandalye sesi ile karışık cevabı geliyor. “İnsan olmayı beceremeyenler için insanlığa öfken, senin aradığın kir ufak bir haylazın sokakta kazdığı bir çukurda hayallerindeki şekerden hazineleri bulmak için çabalarken ellerine bulaştırdığı kir olmalı. Başkalarının ardından kazdığı kuyulardan üzerine sinen kirler değil”

Hırs gözleri kör etmeye başladığında aynı yarış atlarına dönüyor insan. Koştuğu pist hep aynı olmaya başlıyor. Ancak kendine taktığı at gözlüklerinden sadece ilerlediğini görürken aslında aynı yolda koştuğunu ya da koştuğu dünyada yanından geçip gittiği nice güzelliklerin farkında olmuyor.

Burada bir sahne daha yaratacağım sizlere içimdeki deli sayesinde ve yeni sorularla sizleri yoracağım. Bir tüccar düşünün karşısında altından bir terazi var. Kefelerin ikisinde de yük var ve dengede. Tüccar kazanmak için tezgahın altındaki çuvaldan bu kefelere koymak zorunda ve hangi kefeye koyarsa koysun ikisinde de kazanıyor. Kefelerden birinde “Bir gün öleceksin” diğerinde ise “Hiç ölmeyeceksin”  yazıyor. Kazanma hırsı bürüdükçe gözlerini tüccarın daha bir hırsla daha bir hızla dolduruyor kefeleri. Düşün ki bu tüccar sensin hangi kefe senin için daha önemli? Ya da alttaki çuvalda ne olduğunu hiç düşünür müsün? Ya da bu ticarette ne kadar hırslanırsın ve bu hırsla kaç kişiyi ne kadara satarsın?

Alttaki çuval sizin hayatınız ve dünyanızdır. Çoğu insan hedeflerine o kadar yoğunlaşır ki gözlerini o teraziden aşağıdaki çuvala kaydıramaz bir türlü. O terazi bana bir şeyler fısıldar. Hayatta bir şeyleri elde etmek senin için neden önemli? Kefeler ise cevabın ağırlığını taşır “Bir gün öleceğim için” ölmeden o hedefe ulaşmam lazım “Ölmek kavramı mı o da ne” yaşıyoruz işte bu yaşamı bu hedefim daha da güzel, zengin, vb. hale getirecek. Ancak ikisi içinde hayattan çok şeyi kaçırır insan. Hedefler lanetli veya kötüdür demiyorum ancak şunu becerebilmeli insan; bu hırslar ile insaniyetini lekelememeli, akıp giden hayatın farkında olmalı. Bir gün sevdiğiniz bir manzaranın artık orada olmadığını fark ederseniz ne olur? Pişmanlık size aç kurtlar gibi saldırır mı? Yoksa bundan niye pişmanlık duyayım ki dersin…

Çağrı SEFEROĞLU

Read Full Post »

Delinin Defteri -1-

Şimdi bir şeyler yazmanın zor olduğu anlardan birindeyim. Yazmak istemediğimde kafamda beliren cümleler sanki sabah vaktinde güneşe yakalanmış yarasalar gibi kaçışmaya başlıyor. Bir delinin defteri bu, bildiğin delicesine sohbetler. Derinlerden gelen sorulara veremediğim ya da verdiğim cevaplardan ibaret.

Bu da nereden çıktı? Diye soran bir sesle karşılaşıyorum, sayfayla her buluşmamda. Niye yazıyorsun? Sorusuna verilecek en iyi cevap bu çünkü… “yazmak”. İlk çocukluğumda başladı içimde beni dürten sorular kimileri direk bir soru iken kimileri daha çok beni sorguluyordu. Bir çocuk düşünün yolda babası ile bisiklette giderken birden “Bülbülün babaannesi nerede yaşar?” diye soran bir çocuk. Almayı beklediğim cevap mı beni mutlu ederdi, yoksa babamın cevapsız kalması mı bilmiyordum. Çocuk aklı işte diye üzerinde durmuyordum ancak aslında bu bana bir şeyleri anlatıyordu. İçeride bir deli bana, bir gün bu soru bana sorulduğunda ne cevap veririm diye bu sorunun cevabını arıyordu.

Ve sonra soru cevap oyunları başladı aramızda. Herhangi bir konu üzerine oluyordu bu oyunlar, bir gün gökteki yıldızlar iken diğer bir gün antik bir uygarlığın kalıntıları… durmadan merak eden bir deli içeride soru sorup duruyordu. Ve o günlerde anlamıştım beni en çok bir şeyler yapmaya sevk eden şeyin merak olduğunu. Ama bu merak kediyi öldüren cinsten değil ya da argo tabirle insanın başına bir şey getiren bir merak değildi. Çoğu insanın göz ardı ettiği şeyleri merak ediyordum. Çoğu insanın görmezden geldiği şeyi… “dünyayı”.

Şimdi soru soran deli ile birlikte içerdeki ihtiyarı da uyandırmış olduk. İhtiyarlığın sadece saçlardaki aklarla değil de yaşam tecrübesi ile de olabileceğinin çığırtkanlığını yapan bir ihtiyar. Öyle ki bir sahne düşünün sahnede elinde baston saçı sakalı ağarmış bir ihtiyar ile küçücük bir çocuk olsun. Tezatlık o kadar barizdir ki; bir yanda yaşadığı yılları sırtında biriktiren yılların hamalı diğer bir tarafta yüzündeki kırışıklığın sadece kaygısız bir gülümseme ile oluştuğu bir çocuk. “Görünüş aldatıcıdır” derler ya işte burada en doğru olan şey budur. Bir cümle bir soru bu sahneyi alt üst edebilir. Ve cevabın kimde oluşu da bu sahneyi ödüle layık kılar. Şunu hayal etmenizi istiyorum; bir parkta bankta oturan bu ikili o güne has gibi duran bir güzel havadan çevrelerindeki herkes kadar payını almaya çalışıyor. Ancak İhtiyarımızın aklını karıştıran bir şey var. Yılların hamallığında kafasında kalmış belli ki ona senelerden daha fazla yük bindirmiş bir soru. Ağzında kelimelere tur rehberliği yaptırırken bu sorusu sesle olan randevusuna yetişir ve alabileceği en derin tonda dudaklarından kendini boşluğa bırakır. Düşüncelerine o kadar dalmıştır ki ihtiyar ne o boşluğa düşen sesle hayat bulmuş sorusuna ne de o soruya gelen yanıttan haberi olur. Bir şeyler pantolonunu usulca çekiştirirken o hala kendi dünyasındaki yolculuğunu tamamlayamamıştır. Soluk almadığını hissedermişçesine aldığı derin bir nefesle kendine geldiğinde yanındaki çocuğun yüzüne baktığını fark eder. Çocuğa hafifçe gülümseyerek bakar. Gülümsemesi aslında acıma ile karışık bir hafif bir kıskançlığı da barındırır.

Dışarıdan bakarken bunun sevgiden ibaret olduğunu görebilirsin ancak bu sevginin içinde kendine yer etmiş bu iki duyguyu göremezsin. İşte o iki duygunun ihtiyara fısıldadığı cümleleri söylerken içimdeki deli, o sahnenin sadece görüntüden ibaret olmadığını fark ediyorum. “Daha önünde yaşaması gereken koca yıllar var ve bu yıllara saklanmış mutluluklarla birlikte acı var” ile “Ne kadar şanslı aradığı cevapları bulmaya yetecek zamana sahip oysa benim bu şansım ne kadar da az” diyen cümleler ve o cümlelerin arasında kendine yer bulmaya çalışan ayakta kalmış bir cevap vardır. İhtiyarın bu cevabı fark etmesi ne kadar sürer bilinmez çünkü bu sahneye bakan herkes çoktan kendi dünyasına gömülmüştür ve o anı, o anda ihtiyarın yüzünde beliren ifadeyi kaçırmaktadırlar.

Burada sahnenin sonunu, o sorunun ne olduğunu, çocuğun verdiği cevabı söylemeyeceğim. Sadece bu soru işaretlerine bir yenisini ekleyeceğim. Bu sahnenin bilgesi kimdir? Sorusu ve arayışı olan ihtiyar mı? Yoksa o sorunun cevabını veren çocuk mu?

Peki, sen hangisinin olmasını isterdin? Cevaplar aslında basit olduğu kadar bir o kadar da karışık. Bu sahnedeki iki kişide sensin bana göre, ihtiyar olan da çocuk olanda, soru ise senin arayışındır.  Cevabı kimden aldığını bilge kim sorusuna verdiğin yanıtta bulursun. Cevabı ihtiyarda buluyorsan yaşadığın tecrübelerinle bu sorunun cevabını bulacağını düşünüyorsun. Eğer çocukta görüyorsan o da senin yaşamadığın gelecekte senin umutlarında saklanıyor demektir. Aslında bu sahnenin bilgesi de sensin bana göre.  Ben mi? Ben ise bu sahneyi organize eden deliyim.

İşte içimdeki delinin hikâyesi böyle bir sahne ile başlıyor. Bilgelik arayışındaki bir delinin içimde sergilenen pek çok perdelik oyunu ve görünen o ki bu perdeler ömrümün sonuna kadar bütün biletleri bende olan kapalı gişe bir oyun olarak kalacak. Aslında  “niye yazıyorsun?” sorusuna cevabı bu cümleye sakladım. Anlasana bu kapalı gişe oyuna eş dost biletlerinden sana da vermek istediğimden…

Çağrı SEFEROĞLU

Read Full Post »