Feeds:
Posts
Comments

Archive for November, 2010

-8-

Yolda tartışan iki kişi gördüğüm bir zamanda. “Nedir bu insanların alıp veremedikleri?” sorusu geldi içimdeki deliden. “Onlar hasta” diye yanıtladı ihtiyar. “Hatasını kabullenememe hastalığıdır bu”. “Belirtileri nedir” diye ihtiyara takıldı deli. Hafif bir gülümsemenin ardından cevap verdi ihtiyar “önce karşıdakini dinlememeyle başlar bu hastalık, sonra önyargıların sesinden başka ses duyamama ve en sonunda karşıdaki hakkında ve onun adına peşin karar verme ile devam eder. Netice de elinde erdemlerinden yoksun kalmış bencil birisinden başka bir şey kalmaz”

“Çaresi yok mudur peki?” “Var elbette öncelikle dinlemeyi öğrenmeli insan ve kendini karşıdakinin yerine koyabilmeli” . Evet, cevap bu kadar basitti ancak bu cevabı uygulayabilmek ve anlayabilmek için akılın her zaman çalışır vaziyette olması gerekir. Aklı tatile çıkardıysa insan bu cevabı idrak edebilmesi yorucu oluyor. Çevrenize bakın uzun uzadıya her tartışmada bu vardır. İki tarafta kendi payına düşen hatayı kabullenemez ve bunu itiraf edemezse tartışma uzar gider. Bu uzama ne kadar fazla olursa o kadar saçma sapan şeyler de buna eklenerek giderek tartışmayı büyütür. Bir tepeden bırakılan ufak kartopunun giderek büyümesi gibi.

Şunu unutmamalı insan, hatalar bizi biz yapan şeylerdir. Onlarla ne kadar erken yüzleşirsek üstesinden gelmek o kadar kolay olacaktır. Bunu en iyi anlatabilecek olan zanaatkarlardır kanımca. Çıraklarını yetiştirirken çırak hatalarını ne kadar çabuk görüp onları kapatabilirse o kadar kolay öğrenecektir. Düşünün ki çömlek ustasının yanında bir çırak yaptığı çömleği normalden daha ince yapıyor. Ustası uyardığı halde yaptığı hatayı kabullenmeyip aynı şekilde yapmaya devam ediyor. Sonra bu çömlekler fırına verildikten sonra bir bakıyor ki her birinin bir tarafında çatlak var. Dayanamamış hiçbiri ateşe ve onca emeği boşa gitmiş. Sembol olarak ateşi gerçekler olarak kabul etsek çömlek, çömlekçi ve usta ne olurdu dersin?

Sorular erken geldi bu sefer senin için, deli işte tatile gönderdiğin aklı geri çağırmaktan başka bir şey yapmıyor. “Bütün sorunlar ve tartışmalar böylece biter mi? Karşıdaki dinleyip kendini onun yerine koyunca?” diye soruyor deli bu sefer. İhtiyarın yorgun sesi geliyor kısa bir sessizliğin ardından “hayır tartışmalar bitmez ancak onların gittiği yolu daha erdemli kılar ve onları yararlı bir sonuca ulaştırır”. “Tartışma doğruya ulaşmak içindir. Kendi bakış açından sıyrılamadığın zamanda başkasının bakış açısına zihnini açabilmektir. Gözleri görmeyen birinin karşısına en güzel manzaraları koysan pek bir anlam ifade etmeyecektir. Ancak o manzarayı tarif edecek yürek sende onu hissedip anlayacak yürek karşıda olursa o zaman görmek için gözlere ihtiyacın kalmayacaktır”.

Şimdiki tartışmaları neredeyse çoğunluğu kendi üstünlüğünü ispat etme çabasından başka değil maalesef. “Bunu neden yapar ki insan?” diye beklediğim soruyu soruyor deli. Evet kendi hatalarına göz yumup karşıdaki insanın hatalarını bağıra bağıra söylemenin getirdiği ödül nedir ki bunu yapıyor insan. Eğer rahatlama ise bu egolarını tatminden başka bir şey değil, eğer toplum tarafından beğenilme ve toplum içindeki yer kaygısı ise o da kendi egosunun tatmininden başka bir şey değil. Sonuçta insanın içindeki “ben” “BEN” olduğunda bunları görmek olağan olacaktır. Harfler büyüdükçe kapladıkları yer de büyüyor satırlarda. Bütün hikayesi “ben” olan insanlar bir müddet sonra kendi ile baş başa kalmaya mahkum olacaktır.

Hiç mi kıymeti yoktur içimizdeki “ben”in? Vardır ancak başkasının “ben” lerinden ne eksik ne de fazla. Sana kattığı kimlik için değerlidir. Başkalarına yalakalık etmekten alıkoyduğu sürece, çıkarların uğruna ruhunu satmana engel olduğu sürece kıymetlidir.

Sıra geldi sahnemize deli hafif adımlarla sandalyesine doğru yol alırken sahne senin için kuruluyor. Buz tutmuş bir göl üzerinde karşılıklı iki kişi durmakta hava öyle soğuk ki ağızlarından çıkan her kelime havayla ilk kucaklaşmasında donup göle düşüyor. Bu düşmeler zaten kırılgan olan buzu biraz daha yıpratıyor. Kıyıya doğru karlara bata çıka ilerleyen biri var.  Uzaktan anlamsız gelen sesler bu kıyıya ilerleyen kişi yaklaştıkça daha da anlamlı bir hale geliyor. Bir tartışmanın sesleri bunlar. Kıyıya geldiğinde bu üçüncü kişi tereddütle yoğrulmaya başlayan yüzü buz tutmuş göle bakıyor. Sahnenin sorularında sıra; Buzun üzerine çıkıp çıkmamak arasında kalan bu kişiye ne derdin? Ya da gölde tartışan o iki kişiye sesini duyurmaya çalışır mıydın? Peki ya bu üçlüden biri ya da birden fazlası sen olsan hangisi ya da hangileri sen olurdun?

Çağrı SEFEROĞLU

Advertisements

Read Full Post »

-7-

Kaldırım taşları ayaklarımın altından geçip giderken hafif bir sancı sol koluma giriyor. O an “Neden canın acıyor?” diye soruyor deli. Canım mı yanıyor yoksa ben mi yanıyorum diye düşünüyorum. Aslında her ikisi de diyebiliyorum deliye bakarak. Bilmiyorum belki bütün ağır yaralarım aşktan ötürü olduğundan bu kadar acı oluyor her zaman aşk ile ilgili hissettiklerim. Öyle yaralar ki kanaması durmamış, sızan her damla boğazıma düğümlenip duruyor. Bir bakıyorum ki ellerim ayaklarım kızıl renkte bir çukurun dibinde.

“Aşk nedir?” sorusu ile gülümsüyor deli. “Varlık ile yokluk, her şey ile hiçbir şeyin ortasıdır.” Diye cevaplıyor ihtiyar. Öyle ki aşkın bir kelimesi ile yoklukta bir hiçliğin ortasında sürüklenirken, bir başka kelimesi ile her şey bütün varlığı ile birlikte anlamını bulur. Aynı dudaktan çıkan bir gülümseme bayram sevinçlerini hayatına karıştırırken, bir parça hüzünse matem karalarını bağlayabilir yüreğine. İhtiyar sözünün kesilmesine içerlemiş gibi yüzüme bakarken deli ile birlikte, ikisinin de bakışlarının ağırlığını hissediyorum. Ellerimi uzatmaktan başka bir şey yapamıyorum. Sanki ilk kez görmüş gibi yüzlerindeki ifadeler değişiyor. “Ellerin kanıyor” diyor deli. “Onlar içerde ekili yaraların hasadından” diyorum sessizce. Fark ediyorum ki içimdeki deli bile yaralarımdan habersiz.

Sancı daha da derinleşiyor yüzleştikçe, anlat diyor ihtiyar taşıdığın yükü indir yüreğinden ve anlat. Usulca çöküyorum yolun kenarına, bu sefer deliden önce ben soruyorum “nasıl anlatılır ki aşk?” Bir yerden başla bırak dilin yolunu kendi seçsin diye cevaplıyor ihtiyar. Gökyüzüne bakıp anlatmaya başlıyorum gece ile gündüz anlamını yitirir aradaki sınırları kalmamıştır artık, ne zaman gecedesin ne zaman gündüzdesin bilemezsin. Cennet ile cehennem bir insanın yüzüne düşmüştür artık. Senden yüz çevirse cehennem azabı sana baksa cennet diyarları olur o yüz artık. Aslında aşık olduğun o suret değildir onun ötesidir.
Ağlayamamanın ne olduğunu bilir misin? Demişti zamanında bir kardeşim. Onu ancak gözyaşlarımı içeri dökmeye başlayınca anlayabilmiştim. Sevdiğin zaman eğer tek taraflı ise ağlayamıyorsun, senin yerine şarkılar gözyaşı döküyor. Boğazın 9 boğumu da düğümleniyor, o an söylemek isteyip de söyleyemediğin her şeyi o gözyaşları ile birlikte içeri gönderiyorsun.”Ya tek taraflı değilse?” diye araya giriyor deli. İşte onu bilmiyorum demekle yetiniyorum. Aşk cesaret işidir bir delinin cesareti gerekir, doğru kişi ve onun delisi karşına çıkmadıkça başkalarında tek taraflı kalmaya devam eder.

“Peki ya diğer insanlar?” diyor deli. Şimdiki insanlar daha bencil, aşkı bile kendilerine benzetmeye çalışıyorlar. Sevdiği kişiyi değiştirmeye istedikleri şekle sokmaya, sokunca da sıkılmaya başlıyorlar bundan aşkların ömrü kısaldı artık. Kendini sevdikçe insan başkasına yer kalmıyor içinde, fedakarlıktan dem vurmaya başlıyor ondan sonra karşıdakinin kendisinden geçmesini istiyor kendi için. Oysaki aşk iki kişiliktir tek taraflı olmaz karşıdakine saygı duymadığın sürece bencilliğin sisi dağılmayacaktır. Olduğu gibi kabul etmediğin sürece karşıdaki insanı, sendeki bir hevesten öteye geçemez. Bir heykeltıraşın mermere olan bakışı gibi, ister usta ol ister acemi karşındakini şekillendirecek mermer olarak görüyorsan işin bitince sıkılmaktan başka bir şey elinde kalmaz.

Sahneyi kurmanın sırası geldi diyor deli, ancak oynanmamış bir oyunun sahnesi ne kadar acemice olur bildiğimden sahneyi boş bırakıyorum senin için. Koltukları dolu bir tiyatro sahnesi senin için ve tek bir soru “Aşk nedir?

Çağrı SEFEROĞLU

Read Full Post »

-6-

“Neden bu karanlık?” “Neredeyiz?”  bu sözler bir rüyanın ertesinde yankılanıyor kulaklarımda. Hala uykuda mıyım? Diye merak ederken. Başka bir sesle irkiliyorum “Gerçek ile hayallerin arasındaki uçurumdayız” etrafa göz gezdirdiğimde katıksız bir karanlıkta olduğumu fark ediyorum.

Düştüğünü nasıl anlar insan, zifiri bir karanlık içindeyken, dibe vurmadıysa henüz, yüzüne rüzgar bile uğramazken. Artık attığın her adım boşluğadır. Ne yönde düştüğünü bile anlayamazsın. Ta ki dibe vurana kadar. O an acı ya sırtına bıçak gibi saplanır ya da yüzüne tokat gibi çarpar. Her ikisinde de acı tek hakikattir. “Peki, o uçurumdan iten nedir?” diye soruyor içimdeki deli.  “İhanet” diye yanıtlıyor ihtiyar. “Kimi zaman kendi kimi zaman başkasının ihanetidir. Sen gerçeklere sırtını dönüp hayallere gözlerini mühürlediğinde kendin ya da sırtını döndüğün kişi seni o uçuruma iter. O zaman ne gerçeğe ait olabilirsin ne de hayale”. İnsan ihaneti ancak o zaman anlıyor.

Bir insanın başkasına ihaneti de bu cinayete ortak olsa bile, aslında bu gerçeklerin hayallerinize ihanetidir. Aradaki uçurum bundan doğar. Kimisi buna uçurumun kıyısında yakalanır. Kimisi kanatlanıp karşıya geçerken. Ne olursa olsun kanatlarınızı kaybetmişsinizdir artık. Karanlık sizi yutarken aklınızda ihanetten başka tutunacak bir şeyiniz kalmamıştır. “Ne kadar sürer bu düşüş?” diye meraklanıyor deli. “Bir cevabım yok” diyen ihtiyar gözlerini bana diktiğinde “Bunun cevabını her insan da farklı alırsın diyebiliyorum” kimisi kısa bir düşüşten sonra dibe çarparken kimi bu düşüşünü yıllara yayar. Kimi kanatlarını onarmayı seçerken kimi en dipten tırmanmayı seçer. Herkes için ortak olan şu var ki o da kanatlardır. Kanat yani “umut”.

İhanet insanlara olan inancınız ile umutlarınızı elinizden alır. Ancak onun siz izin verene kadar dokunamadığı şey düştüğünüz uçurumun iki yakasıdır. Gerçekler ve hayaller. İzin verdiğiniz an ikisi de yerle bir olacaktır. Yeniden inşa etmek için önce inançlarını sorgulamalı sonra yeniden hayal etmelidir. Bunun için ihtiyacınız olan tek şey bir çift “kanattır”.

“Bu durumdan tek muzdarip biz miyiz?” diye soruyor bu sefer deli. “Şu insanlara bak, ne kadar yaralı var. Kimisi yaralarını elbiselerinin içinde saklamaya çalışırken kimisi yüzünde taşıyor” diye yanıtlıyor ihtiyar. Gün doğumu yüzüme çarptığında delinin sorusuna uyan yorgun sesi yankılanıyor tekrar “Neredeyiz?”. Yıpranmış yorgun kanatlarıma bakarak cevap veriyorum. “Ölümle yeniden doğum arasındaki anka kuşunun gözyaşındayız, gerçek ile hayalin arasında kurduğumuz köprüde”

Bu cevapla deli sandalyesine kuruluyor ve senin için sahnesinin ışıklarını söndürüyor. Bir mağaranın içinde ne yönde ilerlediğini bilmeden yürüyen biri var. Sessizliğin içinde yaşamın olduğunu anlatabilecek yorgun nefesinin sesinden başka hiçbir şey yok. Yürüse bile saki yerinden kıpırdayamadığını hissediyor. Adımları yavaş yavaş tereddütle ağırlaşırken artık adım atamaz hale geliyor. Şimdi bu sahnenin sorularında sıra “Bu kişiyi yeniden yürümesini sağlayacak sözün ne olurdu?””Hangi yöne gitmesini söylerdin?””Bu kişiye gitmesini söylediğin yönde biçtiğin son ne olurdu?” ve sen şu anda “Neredesin?”

Çağrı SEFEROĞLU

Read Full Post »

-5-

“Bir damla suyun gayesi nedir ki bulutlarda uçarken intihar edip yeryüzüne insin?” diye soruyor içimdeki deli kendimi yağmura kaptırmışken. Herhalde bir yağmuru seyrederken duyabilecek en acayip sorulardan biridir diye düşünüyorum. Soru ne kadar acayip ise cevabı da o kadar yalın geliyor ihtiyardan “okyanus”.

Açıkla dememe gerek kalmadan diğer kelimelerde dökülmeye başlıyor “Bütün suların gayesi ne ise o, okyanusa ulaşmak.” Bu cevabı içimde tartmaya başlamışken delinin sabırsızlığı yeni soruların doğumuna sebep oluyor. “Zaten suyun doğduğu yer okyanus değil mi? Doğduğu yere niye dönsün? Bu bir kısır döngü değil mi?” sabırlara soruları dinleyen ihtiyar pencerenin kenarından ufka bakarak “Bazen bir yolculuğun nerede başladığı ve nerede bittiği önemli değildir, önemli olan yolculuğun kendisidir” diye cevap veriyor. Her ikisinin sessizliğine bende eşlik edip bir müddet bu yolculukları düşünmeye başlıyorum.

Buna herkes gibi yaşam ve ölüm gözüyle bakmaktansa, hayaller ve hedefler olarak bakmayı seçiyorum. Bence bir örneği en güzel kılan özelliklerden biridir bu, örneği verenin anlatmak istediği ile dinleyenin anladığı, aynı şehrin farklı sokaklarında ilerler ancak sonunda ikisi de aynı kapının önünde buluşurlar. Böylece bir örnekten iki farklı hikaye doğar.

Hayaller ve hedefler bizden, bizim aklımızdan doğar. O an bir karar vermemiz gerekir. Hayalin peşinden gitmek mi yoksa kalmak mı? Bu anı nefes almaya benzetirim hep. Evren içindeki her şey ile birlikte nefes alır. Bu nefes bir hazırlıktır, kendini bekleyen her şeye hazırlık, kendi içine dönmek. Sırtına hayalin yükünü alıp buharlaştığın zaman işte böyle nefes alırsın. Bulutlara ulaşmadan evvel gözün kendi üzerine düşer fakat bu sefer bambaşka bir açıdan bakıp farklı bir sen görürsün. Bu gördüğün kişi o bulutlarda ne kadar kalacağını belirler. “Ne kadar?” diye sessizliği bozarken deli, ihtiyarın sırasını alarak “Kaç nefese ihtiyacı varsa o kadar” diyorum. Bu noktada yolculuğun kaderini etkileyen iki şey daha vardır. Şans ve seçimlerimiz, bazen buluttan döküldüğünüz yer varmayı istediğiniz okyanus olurken bazen çorak bir araziye düşebilirsiniz. Bu sizin şansınız iken sonrası seçimlerinizdir. Çorak arazide damla damla birikip nehirlere oradan okyanusa varmayı seçebilirsiniz.

Burada kısa bir mola vermek istiyorum. Doğu felsefesinde elementler vardır. Toprak, Ateş, Hava, Su, Metal diye gider. Usta ile öğrencisi karşılıklı otururken usta şöyle sorar “hangi element olmak istersin” öğrenci karar vermede zorlanır her biri bir dengenin parçası gibi görünürken seçim yapmak çok zordur. Usta bu kararsızlığın içinden öğrencisini çekmek için “Ateş” der, ateş yok eder “öfke” gibidir ve bir yandan da “tutkudur”. “Hava” der “özgürlüktür” rüzgar gibi vadilerden dağlara dağlardan vadilere yol alan. “Toprak” der “cömertliktir” istemesini bilen için. “Metal” der “irade ve sabırdır” her koşulda kendini koruyabilen. Öğrenci “peki ya “Su” diye sorar. Usta eliyle beklemesini işaret ederek insan ise “kılıç” gibidir der. “Topraktan” “Metali” iyi ise ayrılır, Bu “Metal” “Ateş” ile yavaş yavaş şekillenir. “Ateş” karşısında “Metal” ne kadar dayanır ve şekil alırsa o kadar güzel “Kılıç” olacaktır. “Hava” ile “Ateşin” ruhuna güç verdiğin gibi “Kılıcın” içine de esneklik verirsin. Bu onu kırılgan olmaktan alıkoyar. Peki “Su” nerededir dersen “Su” her yerdedir. Toprağın cömertliği suya bağlıdır. O kiri pası atınca “Metali” ortaya çıkarır. ”Ateş” “Metali” yıprattığında “Su” ona sağlamlık verir. “Havanın” “Metale” işlemesini mümkün kılar. “Metalin” koyuluğunu alıp “Kılıcın” parlamasını sağlar. Ortaya çıkan “Kılıç” ne kadar iyi, keskin olursa olsun “Suyun” üzerinde yara açamaz. Ustamın sözlerine bakıp suyun ne olduğunu öğrenciye açıklıyorum. “Su” “nefes” almaktır. Evren gibi her şey ile bir olup her şeyden ayrılmaktır.

Bu molanın bir şeyleri aydınlatmasını ümit ederek kaldığım yerden devam ediyorum. Nehirler akıp giderken engel tanımaz. Karşına çıkan engel küçükse onu yıkar, sağlamsa etrafından dolaşır, güçlü ise bir müddet önünde birikir ve onu boğacak ve ondan taşacak hale gelene kadar sabırla bekler. Sonrası ise yine bir okyanustur. Bunu seçmek yerine kimisi düştüğü çorak arazide göl olmayı seçer orada mayası değişir, olgunlaşır ve yeniden esas hedefi için tekrar bulutlara döner. Yolculuğu ne kadar sürerse sürsün bir gün okyanusa ulaşacağını bilir.

Burada şunu unutmamalı ki insan ne kadar sığ olursa o kadar çabuk tükenir. Bulutlara gitmeyi başarsa da geride çatlamış sabır taşları gibi duran toprak, düştüğü yerde hafif bir iz olmaktan öteye geçemez.

Sıra geldi sahnemize, ancak deli senin için koltuğunu boş bırakıyor çünkü yolculuğunu ancak sen sahneleyebilirsin. Sandalyesinden kalkarken senin için sorular bırakıyor sahneni düzenlemende yardımcı olması için. “Senin seçimin ne olurdu?” “Nasıl bir yolculuk seni okyanusa taşıdığında mutlu olurdun?” “Ve söyle hangi elementi seçip ustaya ne cevap verirdin?

Çağrı SEFEROĞLU

Read Full Post »

-4-

Canımı hem acıtıp hem de beni rahatlatabilen az duygulardan biridir yalnızlık. Canın neden yanıyor? diye soruyor içimdeki deli birden, yoksa bizim kalabalığımız yetmiyor mu? Pek çok konuda evet ama bazen insan başka sesler de arıyor. Başka delileri dinlemek istiyor onların farklı hikayeleri ile gittiği yolları dinlemek istiyor.

Yalnızlıktan kurtulmak sadece kalabalığa karışmakla olmuyor. “Etrafın insan dolu olabilir ama kafanın içinde yalnızsan her yerde yalnızsındır” diye ekliyor ihtiyar. O an başka bir şeyi fark ediyorum. Bu durumda olan tek ben değilim! yolda, minibüste veya gittiğiniz markette bu tür insanlara rastladığımı fark ediyorum. Yalnızlıkta bile yalnız olamadığımın ironisi ile gülümsüyorum.

Sizin hiç başınıza gelmedi mi? Bir kalabalık ortamdasınızdır mekan insan dolu ama onlar sizi şimdilik ilgilendirmiyor. Masada bulunan kişiler sizin tanıdığınız ve tanımadığınız insanlardan oluşuyor. Ortalama bir kalabalıkta bulunan ne varsa masadaki menüde var. Çiftler var, tekler var, dertlisi var, kurtlusu var… var da var. Bir an herkesi dışarıdan izlemeye başlıyorsunuz sevgililer birbirine kur yapıp kikirderken, dertli olanlar en yakınına oturan kişiye içini dökmekle meşgul, kurtlular desen onlar müzikle birlikte ortadan kaybolup geri gelebilme yeteneği ile oturanlara yaptığı dürtmelerle kendini hissettiriyor. Fark ediyorum ki masada yalnız kalmışım bu anda içimdeki deli beni dürtüyor “burada ne işin var senin?”. Gülmemek için kendimi tutuyorum zira yalnızlıktan çıkıp gelmişken birden kendimi kalabalığın ortasında tek buluyorum. Kalabalık ne kadar büyükse o kadar şaşkın hissederim kendimi. Çünkü tanımadığım insanların sayısı da o kadar artmış oluyor.

Şimdi dışarıdaki insanlara gözüm takılmaya başlıyor. Aslında bizim masa tek değil başka örnekleri de yan masalarda görüyorum. Tam bu durum normalmiş gibi görünürken bir eksiklik gözüme çarpıyor. Diğer masaların tek kalmışı yani “ben”i eksik. Abartıyor muyum diye düşünürken ihtiyarın sesi geliyor kulağıma. ”Kapattığın gözünü aç ve bakmadığın gibi bak o gözlerle” ve gözlerimi çevirip baktığımda maskeler düşmeye başlıyor. İşte o zaman gördüğüm, sadece masadakiler değil bütün şehir aynı kazanın içindeyiz, hepimiz farklı bir tattayız ama aynı ateşte pişiyoruz. Anlayacağınız aslında hepimiz kendi kafamızın içinde yalnızız.

Ya rahatlama? Yalnızlık değil aslında rahatlatan, olduğu gibiden ziyade olmasını istediğim gibi dünyayı görebildiğim zaman olduğu için rahatlıyorum. O zaman hayallerime geçiş izni çıkıyor ve yine o zaman deli, ihtiyar ve ben aynı düşü görebiliyoruz. Düşlere saplanıp kalma değil bu gerçekliğin dünyasında dinlenmek için bir liman sadece. Her şeyin masumiyetini kaybetmediği an, dünyanın henüz daha da kirlenmediği ümidini yaşatabilmek için bir an. Bir savaşın ardından yaralarımı sarabildiğim ve yenisine hazırlanabildiğim bir an olduğu için rahatlıyorum bu yalnızlıkta.

Beklenen sahnenin sırası geldi. İşte burada deli, yönetmen koltuğuna kuruluyor ve bizim için sahneyi oluşturmaya başlıyor. Bir dağ var sahne de tepesinde yağmur bulutları bir o kadar koyu. Hava hafif rüzgarlı ancak yağmur henüz başlamamış. Gök gürültüleri ile parlayan şimşekler sahnenin ışıkları haline geliyor. Bu dağa usulca tırmanırken bir uçurumun kenarında yeşil otların arasında kendine yer etmiş bir ağaç var. Öyle uzunca değil birkaç metre, yüksekten aşağıdaki kayalıklara bakıyor. Kayalıklar üzerine usanmadan çarpan dalgalara beşiklik ederken o engin denize gözleri takılmış biri, bu sahnenin ortasında beliriyor. Sırtını ağaca güvenle yaslamış bu güvene kafasını da ortak etmiş birisi bu. Ufka takılı gözlerini deniz ve gök arasında, arada bir gezintiye çıkarıyor. Şimdi bu sahnenin yalnızı kim? Dağ mı? Ağaç mı? Yoksa orada gördüğün kişi mi? Peki oturan kişinin yüzünde ne görüyorsun? Can yangısı mı yoksa rahatlama mı?

Çağrı SEFEROĞLU

Read Full Post »