Feeds:
Posts
Comments

Archive for December, 2010

-9-

“Ne kadar güzel bir sabah” uykusuz bir gece ile birlikte güneşi karşıladığım bir balkon sabahında yankılanıyordu delinin sesi. O an gerçekten her şey güzel geldi. Yeni yeni uyanmaya başlayan sokaklar ve onları uyandırma telaşındaki araçlar. Bütün ahenk insanların yeni güne adım atmaları için bir davet gibi duruyordu. “Bu sabahları güzel kılan ne?” diye sordu deli. Aslında diğer sabahlardan hiçbir farkı yoktu. Güneş her zaman doğduğu yerden aynı alışkanlıkla ağır ağır karanlıkları dağıtarak yükseliyordu.

O zaman ne farklı kılıyordu bu sabahı bir evvel ki günün bana getirdiği güzellikler mi? Dünü tartmaya başladığımda fark ediyorum ki hayır, dün ile bugün arasında fark yok aslında içimdeki kasvet bir an olsun dağılmamış bir halde. İhtiyarı arıyor gözlerim onun cevaplarına ihtiyacım olduğunu hissediyorum. İhtiyar ben günü selamlarken arada sokaklara karışmış ilk ışıkların sokakları arşınlayan yüzlerdeki yansımasında benden önce cevap aramaya başlamış. Yorgun argın yanıma döndüğünde beklediğim cevabı almakta gecikmiyorum. “Bu sabahın güzel olduğunun farkında olan çok az kişiden birisin, anladım ki herhangi bir şeyi güzel ve mucizevi kılan karşısındakinin ona olan bakışındaymış”

Doğru aslında bu sabahı diğerlerinden ayıran herhangi bir şey yoktu her sabah nasıl görünüyorsa o da aynı ambalajla karşımdaydı. “Peki niye diğer sabahları gözden kaçırıyorsun?” diye sordu deli aslında bu soru sadece bir sabahtan ibaret değildi. Hayattaki pek çok ufak tefek detay ile koca bir manzaranın ta kendisini sormuştu deli. Bilmiyorum bu da benim ikiyüzlülüğüm belki. Hayatın içinde yol alırken kendimle hesaplaşmalarımın molalarında her şeye bu gözle bakmaya başlıyorum. Onun dışında diğer insanlar gibi kendi cenazemde saf tutmuş gözyaşı dökmekten başka bir şey yaptığım yok. “Niye kendi cenazende gözyaşı döküyorsun?” hafifçe gülümsemeden kendimi alamıyorum bu soru karşısında, çünkü içimdeki iyi şeylerin yitip gitmesi beni üzüyor.

Kendi cenazelerine katılmayıp başka cenazelerde küfredenler geliyor aklıma hep. Kendi yitirdiklerinden bi haber olup da diğer cenazelerde insanların yitirdiklerine küfredenler. “Bu ikiyüzlülük değil mi?” diye soruyor deli. Evet ikiyüzlülük, sütten çıkmış ak kaşık olduğunu düşünen kara kaşıkların, gri olanları taşlaması. “Peki ya sen?” diye beklediğim soru geliyor deliden. Ben kendi matemimde karalara büründüğüm gibi başka cenazelerde yitip gidenler için aynı karaları giyiyorum. Anlayacağın benim bir rengim yok tamamen saydamım karşıdaki bana hangi rengi gösterirse beni o renk olarak görüyor. “Kaç cenazen oldu?” diye sordu ihtiyar. Sadece bir cenazem var, oda musallada can çekişmekle meşgul hala gömebilmiş değilim. Ondandır ki kaybettiğim her zerre sürekli aynı korku ve acıyı bünyeme işliyor. Gömüp de unutamadığım için bunlar kafama takılıyor. Ve ondandır ki can çekişen kafasını her kaldırdığında her şey daha anlamlı gözlerini kapadığında ise sıradanlaşıyor.

Sıra geliyor sahnemize, deli senin beklediğin sahneyi hazırlıyor. Evet, bir cenazedesin. Geniş bir avlun ortasında birisi yatıyor. Derin ve kırılgan bir sessizliğin hüküm sürdüğü bir yer burası, öyle ki herhangi bir yaprak yere düşse bu sessizlikte gök gürültüsü etkisi yapacak. Yavaş yavaş yaklaştıkça cenazeye yüzünü görmeye başlıyorsun. Attığın her adımda ardındaki kalabalığın fısıltıları artıyor. Yanına gelip bakınca sana tanıdık gelen o yüz ile birlikte içinde kopup giden bir şeyler hissediyorsun. Şimdi senin cevaplaman gereken sorulara geldi sıra “ Orada yatan kişi kimdi?”,”Kalabalığın içinde kim gözyaşı dökerken kimler küfrediyordu?” “Sen oraya hangi renkle geldin?” ve söyle” Gömülmeden evvel orada yatana söyleyeceğin son sözlerin ne olurdu?”

Çağrı SEFEROĞLU

Advertisements

Read Full Post »