Feeds:
Posts
Comments

Archive for January, 2011

-13-

Yağmurun ıslattığı sokakta yürümek gerçekten güzel oluyor. Akşam vakti özellikle daha da güzel. Kışın soğuğunun hafiften kırıldığı bir zamanda böyle bir akşam vakti sokaktayım. İnsanlar sokakları doldurmuş kimisi keyifle sohbet ederken kimisi bir yerlere yetişme telaşı içinde. Bu telaşlılardan biride benim. O telaşlı yürüyüşün arasında bizimkilerin sohbeti kulağıma geliyor. “Gördün mü?” diye soruyor deli. “Evet, keşke güzel resim yapabilme yeteneğimiz olsaydı” diye cevaplıyor ihtiyar. İster istemez ne gördüklerini görmek için etrafı araştırıyorum ve işte orada tam karşımda bütün sokağa, bütün insanlarına hatta bütün şehre tezat görüntüyü fark ediyorum.

Gördüğüm küçük bir kız çocuğu elinde bir tek, şeffaf kabı içinde kırmızı bir gül ile bir arabanın dikiz aynasında fazla da uzun olmayan saçlarını düzeltiyor. Etrafından geçenler ondan, o da geçenlerden bihaber. Bu görüntü sanki siyah beyaz bir filmdeki tek renkli kareymiş gibi durmaya başlıyor. Bu anı dondursan ve bütün sokağı resmedebilsen o resimdeki en can alıcı nokta oluyor. O sebeple ihtiyarın resim çizme isteğini anlıyorum. “Sadece bu resimden pek çok konuda kendine ders çıkarabilirsin” diyor ihtiyar. Haklı olduğunu biliyorum. O gün için aklımda kalmış bir olay için güzel bir başlangıç olacağını düşünüyorum.

Karşımıza pek çok zorlu durumun çıkabileceği bir gerçektir. Bu durumlar bizi köşeye sıkıştırır bizden seçim yapmamızı ister. Bu seçimler bazen dönüşsüz olabileceği gibi bazen de dönüşü olabilen seçimlerdir. “Peki, o çocuk o saatte sokakta olmayı kendi mi seçti?” diye soruyor deli. “Elbette ki hayır, bu seçim kendinden bağımsız olarak gerçekleşti, zorunluluktan belki. Ama burada bir nokta var ki bu kız bir köşede ağlamayı seçebilecekken yoluna devam etmeyi seçti”. İster ayna ile yüzleşebilmesini, ister aynada kirlenmiş yüzünü temizlemesi, isterse de saçlarını düzeltmesi hangi halini sembolik olarak alırsan al bir gerçek burada ortaktır. O da çocuktaki “yaşama isteği”. Köşeye sıkışmış hali, zorunlulukları, yaşadığı hayat her ne ise çocuk bu isteği korumayı başarmış. “Çoğu büyük insan bunu başaramıyor değil mi?” diye ekliyor deli. İç çekebiliyorum sadece ve nefesimin buğusunun dağılışı seyrediyorum.

Bende de o isteğin kaybolduğu durumlar çok oluyor biliyorum ve tanıdığım çoğu kimsede de bu his mutlaka oluyordur. Kimi zaman haksızlığa uğramaktan veya uğrayanları görmekten, elde etmeyi istediklerimizi elde edememekten veya hepsini elde etmekten, yanlış bir yola sapmaktan, ihanetten… Sayılabilecek daha pek çok şey var biliyorum. Böyle anlardan sonra yaşama isteği bir ateşin kendini tüketişi gibi içimizde yavaş yavaş kaybolmaya başlıyor. Sönen bu ateşle birlikte üşümeye başlıyoruz. Yalnızlığımızı bir yorgan gibi üzerimize çekip, zamanın bizim için hızla akmasını dileyerek uykuya dalmayı düşünüyoruz. İçimizde kalan tek ümit o ateşin yeniden canlanabilmesi ve uyandığımızda olmak istediğimiz zamanda olmak istediğimiz şekilde uyanabilmek olarak kalıyor. Bu duruma kaç kere düştüğümü anlatamam. Ancak böyle anlarda ihtiyarın bana söyledikleri aklıma geliyor “anın farkında ol” ve “zamanla birlikte yürü”

Bir şey daha var içimi rahatsız eden “Bende hissediyorum” diye araya giriyor deli “Huzursuz eden bir şey değil mi?”. Evet rahatsız eden şeyi biliyorum diyorum “bu resimde kızın yalnız olması” beni rahatsız ediyor. “Ama bu hali esas resmi dikkat çekici kılan şey değil mi? O yalnızlığının ortasında hayata tutunabilme gücü.” Diye soruyor deli. Doğru belki daha kalabalık olsa birkaç kişi daha belkide resim bambaşka bir hal alabilirdi. Veya iki kişi olsalar bambaşka bir hal de olabilirdi. “Sayı bu kadar önemli mi?” diye soran deliye “Bakan gözün gördüğüne göre önemli” diye cevap veriyor ihtiyar. “Doğru olmayan bir kalabalıktan ziyade doğru kişinin orada olması her şeyi değiştirir.”

Böyle anlarda doğru kişinin yanımızda olması bizi çok farklı etkiler. En çekilmez dediğiniz zamanın yükünü beraber atlatırsınız. Bunun için yapmanız gereken sadece o kişinin yanınızda yürümesine izin vermek. Girdiğiniz yol, yaptığınız seçim ne olursa olsun sonuna geldiğinizde doğru kişiye izin verdiyseniz bu durumdan daha rahat ve birbirinizi tanımış olarak çıkacaksınız.

Buraya kadar sabırla ve bıkmadan okuyabildiyseniz sıra beklenen sahneye geldi. Deli ihtiyarın baştaki dileğini yerine getirmeni istiyor. Senin için beyaz bir tuval, rengarenk boyalar bırakıyor senin için resme yetenekli olup olman fark etmez. Korkma fırça senin için hareket ederek o kızın ve o sokağın resmini yapıyor.  Resim yavaş yavaş ortaya çıkarken delinin soruları da senin için geliyor “ Senin sokağın nasıl olurdu?” “Kalabalık mı? Yoksa tenha mı?” “Küçük kız nasıl bir arabanın aynasında kendini bulmaya çalışıyordu?“ “Kızı yalnız mı çizerdin yoksa yanında birileri olur muydu?” ve söyle “Bu manzarada en çok neyi, neden değiştirmek isterdin?”

Çağrı SEFEROĞLU

Advertisements

Read Full Post »

-12-

“Yenilgime bu kadar sevineceğini bilmiyordum”. İçimdeki delinin mutluluğunu belli ettiği anlardan biriydi. Neyi kaybettiğimi veya neye yenildiğimi tam olarak hatırlamıyorum ilk olarak ama bir yenilgi ertesi olduğunu iyi biliyordum. Delinin sevinçli halini görmeyi garipsemiştim. Anlamadığım için sordum ” Niye bu kadar sevinçlisin?” cevabı beni ilk önce şaşırtıyor ama sonra onu anlamaya başlıyorum. “Soru sormadan öğrenmenin yolunu buldun da ondan”

Kelimelerini kaybetmiş kitaplar gibi gözlerim ve ağzım açık bir şekilde ses çıkartamadan deliye bakıyorum. İhtiyar bu durgunluğun nedenini bildiği için bana açıklama işini üstleniyor.” Yenilgiler sorular olmaksızın seni bulup gereken dersi vermek içindir. Yenilgilerin ardından toparlanmak için soru sorarız”. Bir bakıma haklıydı ihtiyar yenilgiler hep beklemediğimiz anlarda karşımıza çıkıyor üzeri tozlanmış aklımız, kibrimiz, bencilliğimiz gibi pek çok şeyi silkeleyip gidiyor. “O sırada ne yapman gerek biliyor musun?” diye soruyor deli. Anlaşılan o ki bugün öğretmenlik rolü sende diyorum cevap almak için yüzüme bakmaya devam ederken. Bilmiyorum diyorum ne yapmalıyım? “Tozların zihnini bulandırmasına izin verme ve dikkatle izle tozların altında ne, ne kadar yer kaplamakta” diye cevap veriyor deli “Eğer ki bencillik o tozların altına çok yer kaplıyorsa bil ki bencilliğin neden oluştur bu yenilgiye, kibir daha çok yer kaplıyorsa da kibrin”. Sanki muazzam bir resme bakıyor gibi izlerken birbirinin cümlelerini böylesine tamamlamalarına şaşırıyorum.

Buna takıldığımı gören ihtiyarın zoraki öksürüğü ile kendime geliyorum. Anlaşılan o ki yenilgiler her türlü iç çatışmaları bir araya getirip ondan bir ahenk oluşturabiliyor. Dediğinizi anladım diyorum, fakat kaybetmek… bu çok zor o zamana kadar ne kadar hazırlığın varsa, ne elde ettiysen hepsi gidiyor.  İhtiyar yavaşça ayağa kalkıyor ve “gel bakalım” diyor “gel ve şimdiki dersi unutmamaya çalış çünkü hayatın kazançlarının yanında pek çok yenilgi ile de dolu olacak” diyor. “Uzat kollarını” kollarımı uzatıyorum ve yerden bulduğu bir taşı kollarımın arasına bırakıyor. Biraz daha ilerledikten sonra bir tane daha, biraz ileride bir tane daha… derken bütün kucağım taşlarla dolu artık kafamı arkaya atıp çenemle destek olmazsam devrilecek kadar yığılmış bir şekilde duruyor. Ve ihtiyar artık daha fazla yükleyemeyeceğini anlayınca “Yürü şimdi tek başına ve bana yolda gördüklerini anlat” deyip önümden çekiliyor.

“Önümü bile göremezken nereye gideceğim, ya da neyi anlatabilirim ki?” diye yakınınca ihtiyar kollarıma sertçe vuruyor. Bütün taşları yere düşürüyorum. Karşımda koca bir duvar, yürümeye devam etsem fark etmeden çarpacağım. Delinin kenardan kahkahaları yükselirken ihtiyar açıklamaya koyuluyor. “Hayat işte böyledir, kendini kazanmaya adadıkça kucağın dolmaya başlar, öyle bir an gelir ki artık kazançların önünü görmene engel olur. Nereye gideceğin seni nelerin beklediğini fark etmeden ilerlersin.  Elindekileri kaybetme korkusu ile yavaşlarsın yeni kazançları alacak yer bulamazsın. Ve gün gelir yenildiğinde nerede olduğunu bilmez bir şekilde kolların açık ortada kalakalırsın.” Peki ya sonra? Diye soruyorum ihtiyara. “Sonrası nerede olduğunu anladıktan sonra tekrar yola koyulmak bu sefer yeni zaferleri daha olgun bir şekilde karşılayarak. Kaybetmenin güzel yanı artık önünü daha rahat görebilmendir. “Unutma ki bazen daha güzel şeyler seni bulduğunda onları kaçırmamak için. Onlara kollarında yer açman gerekir”. Ve artık ne yapıp ne yapmayacağını daha iyi fark edersin kendine yeni bir yol çizmek için daha cesur olursun çünkü seni bağlayan yavaşlatan ne varsa düşmüştür.” “peki ya her şey düşmemişse ya da düşenleri toplamaya çalışırsak” diye soruyor deli. “ O zaman ne alınabiliyorsa ya da neyi almak istiyorsak onları alarak devam edebiliriz”” kaybetmeden ilerleyebilmek mümkün mü bütün kazandıklarımızı koruyarak? “

Elbette mümkün diyor ihtiyar  “bütün yol boyunca senin yanında yürüdüm bir kere olsun kucağındakiler için yardım istemedin” “insan kazandıklarını paylaşacak değer verdiği birileri olmadan elindekileri düşürmeye mahkumdur. Paylaşmak al bu parçası senin olsun gibi bir şey değil kazancın sevinci ve deneyimi paylaşmaktır. Bu sayede yükün azalacak ve beraber yol alacağın değerli dostların olacaktır. Birbirinizle paylaştıkça beraber ilerleyecek, biriniz düştüğünde diğeri ona yardım edecek. İşte kaybetmenin bilgeliği budur”

Züğürt tesellisi diyen sen arkadaşım kaybettiğinde yalnızsan başkaları kaybettiğinde onları yalnız bıraktığın içindir. Kazandıklarının sevincini paylaşamıyorsan o senin kibrindir. Tozlar havalanıp gözünü bulandırdığında kendinde yer etmiş kusuru göremiyorsan o senin cehaletindir.

İhtiyarın bu yorucu dersinin ardından sahne sırası geliyor. Perdeler ışıklarını yavaş yavaş söndürürken. Deli senin için sahneyi kuruyor. Sabahın erken saatlerinde bir otobüs garında bekleyen birisi var. 3 adet valizle sabah sisinin kuşattığı garda ayakta tedirginlikle bekleyen birisi. Sabahın sise sebep soğuğundan ceketine sıkı sıkı sarılarak korunmaya çalışırken gözlerini yola dikmiş kendisini götürecek otobüsü bekliyor. Bu bekleyiş ne kadar sürer bilinmez ama sonunda sislerin arasından otobüs kendini gösteriyor. Şimdi geldi sahnenin sorularına, “Gördüğün otobüs nasıldı?” “Bagajda valizler için yer olmadığını öğrenirsen ne yapardın?” “Kimler seni uğurlamaya gelmişti?” ve söyle “Bu yolculukta kimleri yanına alırdın?”

Çağrı SEFEROĞLU

Read Full Post »

-11-

“Bir hapishaneniz oldu mu hiç?” benim olmuştu. Ne zaman bir kol saati görsem aklımda yankılanan sorudur. “İnsan kendini niye mahkum eder?” Kendi yarattığım hapiste duvarlara çentik atarken buldum kendimi. Kelepçem, prangam, parmaklıklar hepsi kolumdan fırlıyordu sanki. Evet, bende zamanın esiri olmuştum.

İlk kol saatimi aldığım zamandı. Dijital göstergesinde saati, dakikayı ve saniyeyi görebildiğim siyah bir saatti. İçimdeki deli kendine yeni bir oyuncak bulmanın heyecanı ile ha bire saati sorup durmaya başladı.”Şu anda saat kaç?” az önce baktığımın üzerinden birkaç saniye geçti diye cevaplamaya başlayınca artık sadece zamanı öğrenmekten sıkılmaya başlayan deli yeni oyunlar bulmaya çalışıyordu. Artık her şeyi ölçmeye başlamıştık. “Rüzgar saat kaçta esmeye başladı?” “Kaç dakika sürdü peki?” “Okula ne kadar zamanda gittik?” “Teneffüs gerçekten 10 dakika mı sürdü?” “hain nöbetçi zili erken çalmış”. Gitgide ölçülebilir her şeyi ölçmeye başlamıştım. Yavaş yavaş zaman yeni kölesinin ayaklarına gelmesini bekliyordu. İhtiyara gelince onun sesini duymuyordum artık. O kadar kendimi kaptırmıştım ki. İçimde çığlık bile atsa attığı çığlık ağzından çıktığı anda karanlık tarafından yutuluyordu.

Bu öyle bir hal ki ilk başta her şeyi ölçmeye başlayan insan yavaş yavaş kendini kolundaki saate göre şekillendirmeye başlıyor. “Olamaz 11 dakika olmuş daha hızlı yürümem lazım” İçimdeki duvar saati kendimi ona göre şekillendirdikçe daha büyümüş, tik tak sesleri daha da şiddetli halde içimde çınlamaya başlamıştı. Artık yavaş yavaş delinin de sesi zamana yenik düşüyordu. Bu onu sıkmış olacak ki çığlık çığlığa bir gece beni uykumdan uyandırmayı başardı. “Uyan!!!” bu kelimenin ne kadar güçlü olduğunu o zaman anlamıştım. “Uyan!!!” sanki durmuş bir kalbi yeniden çalıştırmak için uygulanan şok gibi her uyan sesinde duymazdan geldiğim kalp atışlarım tik tak seslerini bastırmaya başlıyordu. Kendime geldiğimde artık ihtiyarın sesini duyuyordum. Biraz hayal kırıklığına uğramış sesinin anlamlı gelen ilk kelimesi “Dinle” oldu. “Senin durumunda olanların sesini dinle” iki eliyle yakama yapışıp beni hafifçe sarsarak tekrar aynı şeyleri söyledi ihtiyar. Zihnimdeki son uyku kırıntıları hapishanemin son ilüzyon parçaları da onunla yok oldu. Ve zamanın diğer mahkumlarını dinlemeye başladım. “Çok az zamanım var çabuk konuşsa ya şu karşımdaki” “Çocuğum 10 dakika bekle şu işimi halletmem lazım” ve bunun gibi cümleler. O an fark etim ki ben insanların yüzüne bakmamak için saate bakan biri olmuştum bu tür cümleleri kuran ve kolundaki saate kaçmanın insanlarla yüzleşmekten daha kolay olduğunu düşünen biri.

İhtiyar daha iyi bilir diye ona soruyorum “zamanı anlat” diye. Sanki geçmişin gölgesinden çıkarmışçasına yüzünü bir derinlik kaplıyor.” Zaman benim gibi bir ihtiyardır. Bir elinde feneri diğer elinde asası olan. Öyle ki onun ardında yürürsen yani geçmişte yaşarsan onun gölgesi üzerine düşer önünü göremezsin kaybolduğunu ve kaybettiklerinden başkasını düşünemez hale gelirsin. Onun önünde yürürsen yani gelecek için acele edersen bu sefer kendi gölgen önüne düşer ve bir anda çıkan yol ayrımlarında kalakalırsın, önüne engel çıksa takılır düşersin.” “O zaman ne yapmalı?” diye soruyor deli. “O zaman diyor ihtiyar, zamanın elinden asasını alacaksın ve onun koluna gireceksin. Onunla beraber yürümeyi öğreneceksin. O öyle iyi bir hikaye anlatıcıdır ki senin ardına bakmana gerek bırakmadan geçtiğiniz yolların hikayesini sana anlatır. O sebeple arkana bakmana gerek kalmaz. Hatırlamak istersen ihtiyara sor sana tekrar tekrar anlatmaktan sıkılmayacaktır. Ve senin için önünü aydınlatmasına izin vereceksin beraber her ileri baktığınızda sana bir nasihat ile birlikte yol ayrımlarında, tökezlediğinde destek olacaktır. Zamanın bilgeliğinden ancak beraber adım atarak faydalanabilirsin”

Bu sözler ile bu bilge ihtiyarı da tanımak istediğimin farkına varıyorum. Kolumdaki saate gözlerim takılıyor. Kendi yarattığım hapishanenin nemli, küflü kokusunu tekrar hissediyorum boğazımda. “Hadi çıkar, çıkar ve at” diyor deli bu sefer. Kolumdaki saati çıkarıp yolda yürüyen ihtiyarın elindeki asayı alıp koluna giriyorum.

Artık sahneye sıra geldi. Deli seni o ihtiyarın yanına gönderiyor bu sefer. Sahneni yaratman için sorularını sormaya başlıyor. “Senin ihtiyarın yürüdüğü yolun nasıl olurdu, dümdüz pürüzsüz bir yol mu? Yoksa topraktan bir yol mu?” İhtiyarın yanına gittiğinde ona ilk ne sorardın?” “İhtiyarın elinden aldığın asa nasıldı? Ağaçtan mı yoksa altından mı?” ve söyle “asadaki sırrı kavrayabildin mi?”

Çağrı SEFEROĞLU

Read Full Post »

-10-

Müzik dinlediğinizde size de oluyor mu bilmiyorum hani sevdiğiniz bir parçanın nameleri kulaklarınızda yankılandığında kendinizi başka bir diyarın ortasında buluveriyorsunuz. Bu kimi zaman geçmişinize ait bir yer olurken kimi zaman hiç görmediğiniz bir yer olabiliyor. Yine öyle bir parça dinlerken seyahate çıktığımda deli şaşkınlıkla soruyor “burası neresi?”

Anlatmaya başlıyorum, bak burası küçük yokuşu olan ufak bir çarşı çocukken buralarda az koşturmadım hatırlamıyor musun? O an ufak bir baharat dükkânından yayılan kokular ile ikimizin de hafızası tazeleniyor. Evet, hatırlıyorum diyor deli, ne güzel günlerdi sen tasasız ben ise bu kadar karamsar değildik o zaman diye ekliyor. Zaman mı bizi bu kadar değiştirdi yoksa içindekilerle bu dünya mı bilmiyorum ama kendimi bu anın tadını çıkarmaya veriyorum. Başka bir nota başka bir perdeden yankılandığında bu anlık yolculuk tekrarlanıyor bu sefer hiç bilmediğim bir yere şaşkınlık içinde deli, ihtiyar ve ben birbirimize bakıyoruz neresi burası diye. Zümrüt yeşili bir orman açıklığında güzel bir ev birden yağmur bastırıyor dışarıda, eve sığınıyoruz hep birlikte. O zaman birlikte konuşmak için uygun olan sessizlik sağlanıyor. “Anlamıyorum” diyor deli, “bütün bunların bir oyun olduğunu bilmeme rağmen niye burada bu kadar rahat hissediyorum kendimi?” ihtiyarın huzurlu sesi beklenen cevabı veriyor. “Çünkü biz bu anın farkındayız ve yüklerimizi sırtımızdan indirerek buraya geldik” delinin şaşkın bakışlarına karşılık ihtiyarın şu sözlerini tekrarlıyorum “anın farkında ol”

Hayatımız akıp giderken her zaman içimizi kemiren duygudur bu ellerimizden bir şeylerin yitip gitmesi. Karşı koyamadığımız ve elimizde olmayan şeylerle o kadar doluyuzdur ki. O an elimizde ne olduğunun farkına varamayız. Bu güzel bir müziğe kendini kaptırarak böyle güzel bir yolculuktan mahrum kalmak olabilirken bazen bambaşka ufak şeylerde olabilir.” Örneğin, hafif bir soğuk içinizi ürperttiğinde bir küçük battaniyeye sarınıp kendinizi ısıtmaya çalışırken elinize aldığınız bir bardak sıcak çayın ya da kahvenin buğusunun yüzünüzü hafifçe okşayıp o soğuğun izlerini silmesi. Düşünmesi bile güzel. Peki, bu anın keyfini ne kadar çıkarabildiniz? “

Deli bende böyle bir an biliyorum diyor “Yağmur başladığında hiç dikkat ettin mi?” deli işte o an için bile soru saklamayı başarıyor. Neye dikkat etmem gerekiyor? Diye cevap veriyorum ona kendi oyununu oynayarak. “Yağmur yağdığında bütün sesler kesilir doğada, kuşlar, hayvanlar suskunluğa bürünürler. Sanki bir şey duymaya çalışırlar ya da dinlemeye sence neden?” Bunu düşünmeye ihtiyacım var en azından bir kere denemeye diye cevap veriyorum. Fırsatın karşıma çıkması uzun sürmüyor yağmur yağdığı bir herkes koşarak kaçmaya çalışırken ben sokaklara atıyorum kendimi gerçekten araç ve insan sesinden başka hiçbir ses yok bütün canlılar biri zamanın düğmesine basmış gibi sessiz kuytu bir yer arıyorum fazla gürültü olmayan gözlerimi kapayıp kalan gürültüyü de silmeye başlıyorum. Bir süre sonra tek duyabildiğim yere düşen yağmur tanelerinin çıkardığı ile rüzgarın sesi oluyor. Her bir tanenin çıkardığı ses bir bütün halinde o kadar ahenkli geliyor ki o zaman bu sessizliğin ne anlama geldiğini anlıyorum”. Kısaca o anın farkında oluyorum. “Toprak kokusu” diye heyecanla ekliyor deli. Evet o kokuyu ciğerlerime doldurabildiğim kadar dolduruyorum.

Edebiyat parçalıyor, gerçek dünya böyle değil diyenleri duyuyorum. Delinin bana sorduğu şu soruyla buna karşılık vermek istiyorum. Bir şeylere hayıflanarak, bir şeylerden şikayet ederek kaybettiğin bu anları geri getirebilir misin? Bu anları yaşayacağın hiçbir sorunun olmayacağı bir geleceği garanti edebilir misin? Aynı anı tekrar yakalama fırsatın olduğunda bu sefer aynı sen olabilecek misin?  Eğer hepsine içtenlikle evet diyorsan zamanı tanımamışsın demektir.

Sıra geldi sahneye, deli sahne için sana şu notu bıraktı “Şimdi kendini böyle güzel bir ana götüren bir müzik koy. Gözlerini usulca kapa, omuzlarına abanmış ne kadar yük varsa ardında bırak ve müziğin senin için dekoru oluşturmasına izin ver. Soru yok bu sefer senin için “anın farkında ol” sahne senin.

Çağrı SEFEROĞLU

Read Full Post »