Feeds:
Posts
Comments

Archive for February, 2011

-17-

Deliye göre 16’nın devamı

“Acısını dindiremez miyiz?” dehlizlerden çıktığımda beni bu soru ile karşılıyordu deli. “Özgürlüğünü vermek acısını dindirmez mi?” Biz bir şey yapamayız. Bizler bu dengede sadece arada kalanlarız diyorum. Sürgündeki parça geldiğinde ancak dengelenecektir. O dönene kadar ise orada kalmak zorunda. Ayrıca onun acısı tutsak olmaktan değil onun acısı insan denen canlı yüzünden.

İnsanın yaptığı yıkımlar, eziyetler… kısaca her şey onu çileden çıkarmaya yetiyor. Toprağın sesini duyuyor, rüzgarın, suyun her birinin nasıl kirlendiğini duyuyor, ağaçlar yakıldığında seslerini o ateşin ortasında kalan suçsuz hayvanları. Bunu yapanlarında kendi hissettiği acıyı hissetmesini, çektirdiği insanın acısını yaşamasını istiyor. “Bu nasıl mümkün olabilir ki?” diye soran deliye ihtiyar “Vicdan” diye cevap veriyor. Eğer bir insan birine bilerek ve isteyerek kötülük yaptığı halde akşam yastığa kafasını çok rahat bir şekilde koyabiliyorsa artık kalbi çürümeye başlamış ve vicdanının cesedi ise bu çürümenin ortasında yer alıyor demektir. Gerçektende ihtiyar haklı vicdandan gibi bir cezalandırıcı azdır.

Düşünün bir katilin vicdanının sesini açabilsek ve bu öldürdüğü kişinin sesini sürekli duyursa, yüzünü nereye baksa görmesini sağlasa, rüyalarında bile rahat bırakmasa bu cezaya ne kadar katlanabilir. Bence fazla dayanamayacaktır. İşte vicdan böyledir. Çevrenize bakın bir kere ya da hayatınızda sırtınıza indirilen bıçakların sahiplerine sizce herhangi bir vicdan taşıyorlar mıdır? Zannetmiyorum içlerinde çürümekte olan cesetlerle dolaşmak ve o kokuşmuşluğa alışmış olmak kendileri bunu fark etmediği halde sen fark ediyorsan işte o kişiler aklınıza geldiğinde yüzünüzün buruşmasının sebebi. Ölü bir vicdanın yaydığı leş kokusu yüzünden.

“Garip değil mi içeriye hapsettiğin bir canavardan vicdan ve adalet haykırışlarını duymak?” diye soruyor deli “Esas garip olan bu haykırışları benliği canavarlaşmadığı halde duyamayanlar değil mi?” Onun canavarlığı acımasızlığından, merhametsizliğinden, taşıdığı nefret yüzünden kaynaklanıyor. Karanlık ta olsa o benim parçam ve benim ilk ustam. Onun korkusu benimde kirlenmemden ki aynı korkuyu bende yaşıyorum. Bir gün bu seslerin kesilmesinden, içimde kesif bir kokunun yayılmasından ve buna akbabalar gibi alışmaktan. Elde ettiği her kazancın insanlığımdan pek çok şeyi götürmesi…

Yavaş adımlarla dehlizlere tekrar dönüyorum, onu biraz daha dinlemek ve sakinleştirmek için bu sırada artık deliye sahneni kurmasını söylüyorum. Ardımdan bakarken deli senin için şunları söylüyor.”İçindeki dehlizlere inme vakti geldi hapsettiklerinle yüzleşmek için zifiri bir karanlığa adım atman gerekiyor. Cesaretini toplayıp düşmüş omuzlarını kaldırıyorsun. Attığın her adımın sesini kalbinin atışları bastırıyor.”O kapıya ne kadar bir sürede varıyorsun?” Tam o kapının önüne geliyorsun ve alnını o kapıya yaslayıp dinlemeye başlıyorsun.”İçerideki hücreden yankılanan ilk ses ne oldu?” ve söyle “Kendi zindanına sen hangi parçanı hapsettin?”

Çağrı SEFEROĞLU

Read Full Post »

-16-

“Yine onun sesi bu değil mi?” maalesef evet. Bu acı çığlıkları her duyduğumda delinin hüzünle karışık alışılmış sorusu oluyordu. Daha evvel söylemedim ama deli, ihtiyar ve benden başka biri daha var içeride. Ancak o biraz tutsak şeklinde o sebeple yanımıza yaklaşamıyor. “Neden hapsettin onu?” diye soruyor deli. “Korkuyordum, yapabileceklerinden, söyleyebileceklerinden aslında tamamen kendisinden”

“Korku doğamızın gereğidir. Bizi tehlikelere hazırlar ya da onlardan kaçınmamızı sağlar” diyor ihtiyar. “Bu başka” diyorum “Tutsak edilmesi gereken şey sizin benim gibi değil bambaşka”. Bilmiyorum korkutucu yanı anlam veremediğim şeyleri biliyor olması belki diye iyimser yaklaşmaya çalışıyorum. Biraz da deli ile ihtiyarı ürkütmek istemiyorum. Ancak anlamış olacaklar ki sormamdan edemiyorlar ikisi birden “O’nu anlat” diyor. Ne yapacağımı bilemiyorum. “Sizin içinizde hiç zindan var mı?” diye soruyorum karşımdaki ikiliye. Garip garip yüzüme bakıyorlar. Benim içimde bir yerde var. Orası öyle bir yer ki ışık ulaşamaz ve karanlık bir tül perde gibidir elini uzatıp yakalayabilir ve onu örtü gibi peşin sıra sürükleyebilirsin. Hissedebileceğin tek şey ellerini uzatıp ta dokunabilirsen soğuk taşlardan örülü dehlizlerin duvarları olacaktır. O labirentin ortasında bir yerde taştan kapısı olan ve sadece altında ufak bir ışık sızan hücreyi göreceksiniz. Işık dediysem gözleri kamaştıran bir ışık değil karanlıktan daha parlak bir karanlığın ışığı. İşte, orada içeride ”o” kalıyor çığlıkların sahibi olan.

Onu tarif etmek gerçekten zor. Ancak içindeki nefreti her şeyi anlatmaya yetiyor. Ne zaman bir yerde bir insanın diğerine eziyet ettiğini görse, ne zaman hiçbir şeyden habersiz bir hayvana eziyet edildiğini duysa, ne zaman yatağımızda rahat uyuyabilelim diye sınır boyunda gencecik bir yüreğe kurşun değse, birileri pişkinlikle çalıp çırpıp muhtacı kendine kul etse o dehlizlerden taşan bir çığlık yükseliyor. Öyle bir çığlık ki ihtiyar, deli ve ben olduğuz yerde donup kalıyoruz. Sonra dehlizlerin duvarları sallanmaya başlıyor elleri kanayana kadar orayı yumrukladığını biliyorum. Attığı her yumruğun acısını içimde hissediyorum. Sonra diğerlerini dışarıda bırakarak o dehlize giriyorum su gibi yoğun karanlığı ciğerlerime çekerek. Yanına ilerliyorum anlayabildiğim tek kelimesi “adalet” oluyor. Geri kalan her söz sanki bambaşka bir dile ait gibi anlamıyorum ama ne demek istediğini hissedebiliyorum. O an o acıyı yaşatan her ne ise ona, hücresine atıversen o sebebi, ölüm o şey için artık kurtuluş olacaktır. “Bu kadar mı korkutucu yapabilecekleri?” diye soruyor deli maalesef evet… maalesef…

O aslında bir zamanlar koruyucumdu. Öfkemi bambaşka bir şeye çevirebildiği için ancak bu ona zarar vermeye başladı. Berrak bir suya damlatılan mürekkep gibi yavaş yavaş nefret içinde yayılmaya başladı. İnsanların düşüncesizlikleri, birbirini sömürmesi, eziyet etmesi ve daha pek çok sebep bu nefretin yayılmasını sağladı. Tahammül edememeye başladı. Ve karanlık taraf olmaya başladı. Bilge öğretmenim yavaş yavaş kayboluyordu. Bir Kızılderili hikayesi vardır. İhtiyarın bir tanesinin iki kurdu vardır. Biri bembeyaz diğeri alabildiğine siyah ve bu ikisi sabah akşam kavga eder dururmuş. Torunu bir gün dayanamamış “Dede sana bir tanesi yetecekken neden bu iki kavgacıyı bir arada tutuyorsun?” diye sormuş. Dedesi onlar bana bir şeyi sürekli hatırlatmak için benimleler bunlardan biri içimdeki iyiliğin diğeri kötülüğün sembolü tıpkı bu ikisi gibi sürekli içimdeki iyilik ile kötülük durmadan kavga eder durur. Meraklı torun dayanamayıp sormuş “Peki hangisi kazanır?” İhtiyar gülümseyerek cevap vermiş “Ben hangisini daha iyi beslersem o kazanır”

“Bu karanlığı dağıtabilirsin o zaman?” diye soruyor deli. Hayır burada sadece bir kurt var o da hapis diğeri olmadan olmaz diyorum. “Diğeri nerede peki?” diye soruyor deli. Uzakta inzivasında güçlenmeye çalışıyor ve bir şeylerin olmasını bekliyor o döndüğünde kayıp parçada tamamlanınca zindandakini de serbest bırakacağım elbet, o zaman zindana hapsettiğimiz ve sürgündeki yeteneklerimizi de geri almış olacağız diyebiliyorum. Şimdilik ilk ustamın acılarına sadece duvarların ardından eşlik ederek ve o kapının altından süzülen parçaların bir kısmını kullanabilmeyi seçiyorum…

Çağrı SEFEROĞLU

Read Full Post »

-15-

“Nerede hata yaptık?” bu kötü bir olay karşısında kalan delinin serzenişlerinden biriydi. Hata yaptığı yeri aramaktan ziyade suçunu, yanlışlarını atacak bir yer arıyordu. Sanırım artık zamanı geldi diyorum ihtiyara, ona da anlatmanın zamanı geldi. “Kader nedir?” diye gülümsüyor ihtiyar başını hafifçe sallayarak deliye eliyle işaret ediyor. “ Gel bakalım söyle şimdi, denizlere açıldın mı hiç?” deli şaşkınlıkla “Hayır açılmadım ama uzaktan onları seyretmiştim, birbirinden çok farklı yönlerde olanlar ile bazen aynı gemide yol alanları görmüştüm”

Her zaman bu gözlem yeteneğine hayran kalmışımdır. Bazen çoğu küçük detay benim gözlerimden kaçarken delinin gözünden kaçmıyordu. Onun kaçırdığı olursa ihtiyar bu sefer görmüş oluyordu. Kadere inanır mısınız? Ben inanırım çünkü bazen ne kadar çabalarsanız çabalayın bir şeyleri değiştirmeye olmuyor. Harap düştüğünüz zaman yorgun, kanayan ve şişmiş ellerinize her baktığınızda içinizde uyanan o duygudur işte kader. “Çaresizlik değil mi?” diye soruyor deli. Hayır, değil yani ilk başta hep çaresizlik gibi hissedilir ama bu durumun altında bambaşka bir his sızlar durur “Şimdi ne olacak? Beni ne bekliyor? Ne yapmalıyım?” Bu soruların sancısı çaresizlikle harmanlanınca ortaya daha çok korku çıkıyor.

İhtiyardan önce davranıp kaderi nasıl gördüğümü anlatmak istiyorum deliye tabi ihtiyarın müsadesi ile. Kader için en basit anlatım bir tahtadır üzerinde altın ve gümüş çivilerin çakılı olduğu. “Bunun bir oyun olduğunu düşün” diyorum deliye tam da sevdiği gibi. Oyunun kuralı basit elinde çok çeşitli ipler var. Çeşitli renk, kalınlık, yumuşaklıkta istediğini kullanmakta serbestsin yapacağın tek şey tahtadaki bütün altın çivileri birbirine bağlamak. Her altın çividen kesinlikle geçecek şekilde istediğin ipi kullanabilirsin. Gümüş çiviler için bir kural yok onlardan istediğini istediğin kadar kullanmakta serbestsin. Bazen gümüş ve altın çivilerde elindeki iplerin çeşidi ve miktarı değişebilir. Deli “kolaymış” diyor. Acele etme bu sadece senin tahtan oyuna başladıktan sonra başka tahtalarla da uğraşmak zorunda kalabilirsin diyorum. O oyna kendini kaptırmışken bende bunların ne olduğunu açıklamaya başlıyorum. İçine düştüğümüz çaresiz anlarımız hangi ailede, ülkede, sosyal mevkide dünyaya gelmeyi seçebiliyor muyuz? İşte bu bizim ilk altın çivimiz. Bu altın çiviye göre elimizde ipler oluyor onlarda bizim seçimlerimizdir. Diğer altın çiviye kadar kullandığımız ipe göre gümüş çiviler ortaya çıkar bunlar seçimlerimizin sonuçlarıdır. Bazen bu seçimlerin sonuçlarında elimize yeni ipler, yeni sonuçlara gidecek yollar olabilir ancak hepsi bir yerde bir altın çivide mutlaka sonlanacaktır. O da son çivi yani ölüm. İlk ile son arasındakiler bizim seçimlerimizle şekillenecektir. Dedim ya diğer insanların tahtaları ve onların elindeki iplerle oluşturdukları da bizim tahtamıza dahil olacaktır. Yakından pek anlam ifade etmeyen bu karmaşaya uzaktan bakınca bir desen olduğunu fark edeceğiz.

Geçmişe dönüp bakalım yaptığımız seçimlerin sonuçları bizi nerelere götürdü? Hangi insanları hayatımıza dahil etti bu seçimler? Onlardan neleri öğrendik? Hangi hataları yaptık ve bunların sonucunda hangi seçimlerimiz etkilendi? Biliyorum fazlasıyla karışık ama bir yerden bu soruların cevaplarını yakaladınız mı hayatınızdaki oluşan desenin bir kısmını görebilmiş oluyorsunuz. Bazen farklı bir ip ya da gümüş çivinin sonucunda desen bambaşka bir şekil alabilir. Ve bazen iki insanın altın çivisi aynı olabilir. Aslında bana göre her insanın böyle bir altın çiviyi paylaştığı birisi vardır. Oraya ulaşana kadar belki o kişi ile aynı otobüsü beklemişsinizdir. Aynı yemeği aynı lokantada yemişsinizdir. Ama doğru zaman ve ana kadar o çiviyi bulamamışsınızdır. “Dünyanın çivisi çıkmış denilen de bunun gibi bir şey değil mi?” diye sorunca deli gülmekten kendimi alamıyorum. Bazen sabırsızlığı, öfkesi, kini, düzenbazlığı ile insan dünyanın bütün çivilerini söküp atabiliyor diyorum.

Madem ben konuştum ihtiyarın yerine o zaman deliden onun istediği sahneyi hazırlamasını istiyorum. Sahne ihtiyarın sözleri ve soruları ile kurulurken perde yavaşça aralanmaya başlıyor. Hafif dalgalı bir denizin ortasında gemi yol almakta. Geminin dümeninde ise sen varsın. Havanın ılıklığını giyinmiş rüzgar tüm davetkarlığı ile seni yolculuğa çağırmakta. “Bu sırada geminde kimler seyahat etmekte?” “Hangi yüzler sana gülümserken hangilerinin yüzü asık?”  Seyrin gayet güzel ilerlerken ileride bulutların toplandığını görüyorsun. Bu bulutlar öylesine yoğun ki gökyüzü sanki orada bıçakla ikiye bölünmüş gibi, bulunduğun tarafta hava açıkken tam orada adeta gece yaşanmakta. Dalgalar giderek güçlenip büyürken “ Dümenin kontrolünü nasıl sağlardın?” “Şimdi kimler senin güvertende iken kimler gemiyi çoktan terk etmiş?” “Karanlığın içine daldığında pusulan çalışmadığında kimin sesini duyarsın?” ve söyle “Kaptan köşkünde yalnız mısın yoksa orada seninle olan birisi var mı?

Çağrı SEFEROĞLU

Read Full Post »

-14-

 

“Atlamazsan şerefsizsin” …hayır, bu delinin sesi değildi. O akşam pek çok insanın kafasını yukarı bile kaldırmadan yürüdüğü bir yolda giderken duyduğum o sokaktaki birinin bağırması idi. Zaten pek alışılmadık bir şekilde kalabalık olan sokak o kalabalığın hareket etmemesi ile daha bir dolu görünüyordu. Eğer kalabalık hareket ediyorsa ve sen de bu hareketin içinde isen o kadar fazla insan yokmuş gibi gelir. Ama o kalabalık duruyorsa ve hareket etmeye çalışıyorsan, az olsa dahi sana çok fazla insan varmış gibi gelecektir.

İşte böyle bir durumda duyduğum ses olayın ne olduğunu, duran o kadar insanın ne için durduğunu anlatmaya yetmişti. Birisi kendini öldürmeye çalışıyordu. Birden bağıran kişinin gözlerine bakmak istedim söylediğinde ne kadar samimiydi, gerçekten bu dediğinin olmasını mı istiyordu. O yüksekliğe çıkan kişinin orada ne için olduğu fark etmez ister gerçekten kendini öldürmek isterse de sesini duyurmak için çıkmış olsun. Sonuçta bir sıkıntısı olduğu gerçektir. Bu gerçek karşısında bağıran ister samimi ister gösteriş çabasında olması da onun için vahimdir. “Sanki beğenmediği bir tiyatro oyununda oyunculara yuh çeken adam gibi değil mi?” dedi deli. Haklı, oyun sadece senin için oynanmıyor. Herkes bunun bir parçası, sahnedeki insana saygı göstermek gerekir. Bu saygı sadece o kişiye değil oradaki herkese saygı demektir. “Unutma beğenmediğin her oyunda bile senin için bir cümle saklanmıştır” diye ekliyor ihtiyar.

“Biz de kendimizi öldürmeyi denemedik mi?” diye soruyor deli. Evet, denedik diyorum hatırlamıyor musun? Bu iş için heyecanlanmıştın çünkü aradığın bir sorunun daha yanıtını alacaktın. Gerçekten kendimi öldürmeyi denemiştim. Sebebi mühim değil şimdiki aklımın yerinde yellerin estiği zamandı diyebilirim. Şimdi bakınca yaptığımın saçmalığını anlayabiliyorum. Henüz gerçekleşmemiş zamandan, yarının ne getireceğini bilmeden yarından ümidi kesmekten başka bir şey değildi. O günün akşamı ne yapmaya çalıştığımı epey düşünecek vaktim olmuştu. Seçim yapmam gerektiğini anladım. Ya kendimi geçmişin hayaletine bırakarak, bugünden ve yarından ümidi kesmiş, ruhumu kaybetmiş bir olacaktım. Ya da her doğan gün için bugün belki de güzel bir şeyler olur diye hayata farklı bir gözle bakmayı öğrenecektim. Sen olsan hangisini seçerdin? Doğrusunu söylemek gerekirse içerde hala bir yerlerde cılız bir ses o ümitsizliği taşıyor. Ancak zamanın bilgesinin sesi bütün bu sesi ortadan kaldırmakta gecikmiyor.

Erken bir sahne istiyorum deliden bu sefer konun dağılmaması için. O zaman diyor deli; Yüksek bir binanın çatısının kenarında biri duruyor. Havada sert ve soğuk bir rüzgar var Çatının kenarındaki kişi bu rüzgarla hafif hafif sallanmakta. Gözleri bir karşıda gördüğü şehrin manzarasına takılmış ve bir boşluğun pençesinde can çekişmekte. Dudakları titreyerek bir cümle söylüyor. “Dudaklarından dökülen cümle neydi?” “Sen bu sahnede kendini nerede görüyorsun? Atlayanın hemen arkasında, binanın aşağısında veya atlayanın kendisi?” “Seni ya da atlayanı durdurmak için hangi sözü söylerdiler ya da söylerdin?” ve söyle “Orada duran senin hangi parçan olsa tereddüt etmeden arkasından itebilirdin?”

Çağrı SEFEROĞLU

Read Full Post »