Feeds:
Posts
Comments

Archive for June, 2011

-27-

Yine ufka, geceye gömülmüş seheri çıkarttığım bir zamandayım. Bilmiyorum belki yaşadığımı en çok hissettiğim vakit olduğu için günün bu saatini seviyorum. “İlk biz güneşi karşıladığımız, o güne uyanmış ilk çiçeğin kokusunu biz aldığımız, henüz araçların sesleri arasında kaybolmamış günün ilk cıvıltılarını duyduğumuz için olmasın?” diyerek yanımda beliriyor deli. Haklıydı belki de hırsların, yozlaşmaların kararttığı gözlerin uyuduğu ve kirletmediği bir günü ilk kez karşılamaktı beni mutlu eden. İlla o saatte ayakta olacağım diye bir zorlamam olmadı henüz. Arada bir o saatte uyanabilmenin değeri, zorla sürekli o saatte ayakta olmaktan daha kıymetli bence.

“Belki de kaybettiğin umutların ışığını yeniden dirilttiği için seviyorsundur” diye devam etti deli. “Gecenin sabaha yavaş yavaş dönüşü bitmez diye düşündüğün her şeyin bitebileceği ve bunun bazen düşündüğünden daha kolay olduğunu gördüğün için, sana aynı anda hem hüznü hem de sevinci yaşatabildiği için de seviyorsundur” diye ekledi ihtiyar. O an ikisinin de bu anı benim gibi sevdiğini fark ettim. Farklı nedenlerimiz de olsa sevdiğimiz şey ortaktı.

Sevdiğiniz bir yerden, birinden ayrılma zamanınız gelmiştir veya bitmesini istemediğiniz bir şeyler bitmiştir. Böyle bir zamanda bu ana denk gelirseniz güneşin o ufuktan doğmasını istemezsiniz içiniz de hafif bir burukluk vardır. Yıldızlarla örülü sarındığınız örtünün üzerinizden çekilmesini istemez ve durmasını bilmeyen zamandan size bir kıyak yapmasını istersiniz. İnadında yapmaz bilirim. O güneş sanki yüreğinizden doğar. Ufukta yükseldikçe sanki yüreğinizde kendi kadar bir boşluk oluşturur. Sabahın serinliği üzerinizden çekilirken artık soğuktan değil yavaş yavaş ısınmaktan ürperirsiniz. Böyle bir vedanız ya da bitişiniz oldu mu? Olmadıysa çok hoşunuza giden filmin o “son” yazan sahnesinin perde de asılı kaldığı zamana benzer bu an, “kalkıp gitmeyi istemediğiniz halde artık salondan çıkmanız gerekir.”

Sevdiğiniz yer, kişi sizi beklemekte veya yeni bir başlangıcın eşiğinde de denk gelebilirsiniz bu ana. O zaman da tam aksine zaman denen bilge ihtiyarı koşması için çekiştirirken bulursunuz kendinizi. İçinizdeki sevinç seslerinin yıldızlarla örülü o örtüyü üzerinizden atışını izlersiniz bu sefer. Artan aydınlığın her zerresi kalbinize doldukça yüzünüze davetsizce yerleşen gülümseyiş ısınan her hücreniz ile biraz daha artmaya başlar. Artık sizi bekleyen ya da sizin beklediğiniz ne varsa ona da bu heyecanı bulaştırmak için sabırsızlanmaya başlarsınız. Böyle bir başlangıcınız oldu mu peki? Olmadıysa biraz geçmişe gidip yaz tatilinden hemen önceki karne gününüzü hatırlayın derim tabi çok güzel bir karnenizin bulunduğu bir tane seçmeniz gerek.

“Bir dakika sahneleri ben düzenleyecektim hani?” diye atlıyor deli. Tamam o zaman sahneler benden sorular senden olsun diyorum. Canı biraz sıkılarak deli sana bu iki sahne için sorularını gönderiyor. “Hangi sahne senin sahnen?” “Veda olan mı yoksa başlangıç olan mı?” “Bu sahnede senin fonunda hangi şarkı ve kim sana eşlik ederdi?”ve söyle “Değiştirme şansın olsaydı kendi sahnende neyi niye değiştirirdin?”

Çağrı SEFEROĞLU

Advertisements

Read Full Post »

-26-

Mucizelere inanır mısınız? Ben mucizelere pek inanmam belki hayatımda çok büyük ya da küçük mucizeler olmadığı içindir. Ama bugün tanık olduğum bir mucize ile insan hayatının, aslında bu mucize adındaki küçük haylazın zillerinize basması ile de bambaşka bir hal alabiliyor. Hangi değişimin sizi kapıyı açtığınızda bulması ise bambaşka bir şey. Bunlardan en kuvvetlisi ise sadece üç harften oluşuyor. Seslendirsen belki de o kadar kuvvetli olmayan bir kelimenin insanın benliğinde yankısı çok güçlü olabiliyor. Bu kelimeyi bildiğinizi biliyorum bu sihirli kelime aşk’tır.

Aslında bu kelimenin çok kullanılması içini boşaltıyor gibi geliyordu. İtina ile artık daha fazla bahsetmemem gerek diye kalemimin bu kelimenin arasından başka sokaklara gitmesini düşünürken ister istemez bu kelimenin kapımı çalması ile yerimden sıçrıyorum. Bu çalışın yankıları nedir? Nelerdir? Anlatması en güç olan şey bu aslında bir anda olan bir olayın sonuçlarını çok rahat söyleyebilirken o olayın nasıl meydana geldiğini, o haylaz çocuğun kapıya nasıl uzanıp da o zile ufacık boyuna aldırmadan basabildiğini kapı ardındayken görmek çok güç bir iştir. Zamanı ne kadar yavaşlatırsan yavaşlat ve o sahneyi ne kadar izlersen izle o zilin çalınışı, kapının açılışı anında neler olup bittiğini dışarıdan gören gözler için bile hızlı olabilmektedir.

Kapının açılışından sonra ise yapacağı tabloya ışığın nereden geleceğinin tereddüdünü yaşayan bir ressamın kararsızlığını görmek çok güzel oluyor. O zaman karanlığın içine nereden geldiğini bilemediği bu ışığın şaşkınlığı ve bu ışıkla ne yapacağını bilememenin getirdiği o durum. Mucize bunun neresinde diye düşünebilirsiniz. Burada mucizeyi bu anın dekorunda aramak hatasına düşmüşsünüzdür. Mucize bu anın dekorunda değil bu anın ta kendisidir. O mucize aslında bu haylaza kapıyı açan kişinin aslında hayatına bambaşka kapıları açmasındadır. Dedim ya ne kadar yavaşlatırsanız yavaşlatın o anda kaç kapının birden açıldığını göremeyeceksiniz.

Bu olaya kaç kere tanık olduğumu bilmiyorum. Aslında bambaşka harflerle anlaşmışken kendimi bu sayfayı yazarken buluyorum. Olmaz denilen bir değişimi görmenin sonucu olsa gerek. Belki acemi bir mimarın yapacağını yapması gibi bir bünyeyi yıkıp onu yeniden inşa etmesi bu değişimin tamamen olması çok zor çünkü bu mimarın kullandığı malzeme bir önceki bina ile aynı. Daha önce aslında aşkın karşındakini değiştirme kaygısı olmadan yaşandığını söylemiştim buradaki değişim kişilerin birbirini değiştirmesi değil bir duygunun açtığı kapıların farkına varan insanın yaşadığı değişimden bahsediyorum.

Farkındayım deli, ihtiyar ve ustam olmadan bu satırlar çok fazla eğlenceli olmayabiliyor. Şu anda onların başka şeyleri konuşmasını fırsat bilerek onlardan gizliden yazdığım bir yazı oldu. Deli fark ettiğinde kızacak ama onun koltuğuna kurularak senin için sahneyi oluşturmaya başlıyorum. Perdeler açıldığında, sahnede eski moda bir koltukta oturan birisini aydınlatmaya başlıyor sahne ışıkları. Koltuk mu ondan yorgun, bu kişi mi yorgun belli değil, belki de ikisi aynı yorgunluğun ortasında kalakalmış birer gezgin. Sahnenin siyahları ile beyazları birbiri içinde kaybolurken kapının aniden çalışı ile bütün sahnenin rengi değişiyor.  Şimdi bu sahnenin sorularına geldi sıra “Kapıya doğru yönelen kişin yüzünde nasıl bir ifade vardı?”, “Kapıyı açtığında ne ile karşılaşacağını bekliyorsun?” ve söyle “Sen kapında hangi haylazı görmeyi bekliyorsun ve beklediğin haylaz o kapıyı çaldığında açmakta tereddüt eder misin?”

Çağrı SEFEROĞLU

Read Full Post »

-25-

“ Yolculuğu bir seyyahtan daha iyi kim bilebilir?” otobüsün camına yasladığım kafamın içinde yankılandı delinin bu sorusu. Uzun zaman olmuş kaleme başvurmayalı, delinin suskunluğundan, serbest kalan ustamın karanlığından veya nefretimden değil. Aslında pek çok sorusu vardı yine delinin ancak bende yankılanması zaman alıyordu. Artık kocaman boşluğun o katı havası yavaş yavaş değişiyordu. Zaman gözlerimin önünde eğrilip bükülüyor. Güneş bambaşka bir yarın için çoktan doğmuş oluyordu. Dünya benden bir adım önde gidiyor lekelerini gözlerimin önüne sermeye devam ediyordu. Demiştim ya ben bu zamanın adamı olamadım aslında bütün bu bocalamam bu yüzden.

Delinin tam benim sorum havada kaldı diye hayıflanmaya başlamıştı. Kendi yolculuklarımı düşünmeye dalmışım istemeden. O sırada ihtiyarın sesi ile otobüsün camından gözlerimi alabildim “Aynı yolu kırk seyyahtan kırk bir kere farklı dinlersiniz o fazla olan bir tanesi ise sizin o kırk yoldan çıkardığımızdır.” Dedi. Haklıydı aynı otobüsün içinde aynı yolda her insan farklı bir pencereden yolu izliyordu. Durup her birine sorsak hepside bambaşka şekillerde anlatacaktı bu yolu. Kimi trafikten yakınacak kimi reklam tabelalarını sayacaktı. İndiğimiz yer, gittiğimiz yol aynı olsa da aslında hepimiz farklı bir yolculuk yapmıştık. “Peki en doğrusunu hangisi anlatabilir yolculardan?” diye sordu deli. Aslında cevabı basitti belki kendi de biliyordu ancak gene de sormak istemişti belli. Cevabını kimin vereceğine bakmak için etrafa göz gezdirdim. Ustam bir ağaca gözlerini dikmiş sessizce izliyordu. İhtiyar ise çoktan düşünecek bir şey bulmuş bir şeyler mırıldanarak etrafta dolaşmaya başlamıştı. “ Yolculardan hiçbiri en doğrusunu anlatamaz ancak sen o yolda gidersen kendi doğrunu oluşturabilirsin”  diye cevap verdim.

Delinin sorusu aslında kendi cevabını da barındırıyordu. Yolculuğu bir seyyahtan daha iyi başka bir seyyah bilebilirdi. Ama ikisinin de bildiği birbirinden farklı olurdu. Bir bakıma bu soru başka bir gerçeği de barındırıyordu benim için insanoğlunun düştüğü yanılgıyı. Herkes kendi yolculuğunda gördüklerini doğru kabul ediyordu. Halbuki diğer pencerelerden bakmayı bile denememişken. Ve diğerlerinin gördüklerini kabul etmiyordu. “Niye kabul etsin ki?” diye sordu deli belli ki kavram karmaşasının eşiğindeydik. Kabul etmeyi diğerlerinin doğrularını benimsemek değil ona saygı göstermek anlamında kullandım dedim. Elbette her insan için doğrular farklı olacaktır ancak başka pencerelerden bakanlar için onları dışlamak, nefret etmek, hor görmek yanlış. Kendi yolunda gidebilirsin ancak şunu unutmamalısın “aynı yola bakan başka pencereler de var” .

“Bazen aynı pencereden bakan insanlar da farklı şeyler anlatabilir” dedi ihtiyar. “Nasıl yani?” diye sordu deli. “ Her insan görmek istediğini görecektir. Orman içinde göl manzarasına bakan iki kişiden biri orman ne kadar da güzel içindeki göl muhteşem görünüyor derken diğeri ne kadar güzel bir göl etrafındaki ormanın ortasında bir cennet gibi diyecektir. Aslında ortadaki görüntü aynı olmasına rağmen görmek istedikleri farklı bu iki kişi için oradan akıllarında kalan farklı şeyler olacaktır.” Diye cevap verdi ihtiyar.

Artık sahne sırası geldi delinin uzun zamandır yapmadığı bu iş için heyecanlandığını görerek koltuğu ona bırakıyorum. Işıklar yavaş yavaş sönerken sahne senin için aydınlanıyor. Sonunu göremediğin bir koridordasın. Beyaz boyalı duvarların birinde resimler asılı her biri usta bir elden çıkmış, canlı gibi duruyor. Her bir resmin yanında ise bir pencere bulunuyor ve pencerenin diğer tarafında ise bir ayna. Karşı duvarda ise sadece pencereler var. Garip bir şey fark ediyorsun. Resimlerdeki manzaralar ile pencerelerden görünenler aynı öyle ki hangisi gerçek hangisi resim ayırt etmek çok zor. Aynaya baktığında ise daha da şaşırtıcı olan bir şey var. Her ayna karşı duvardaki pencereyi gösterecek şekilde duruyor ve aynadaki yansıma da resim ve penceredeki ile aynı. Sanki karşılıklı iki duvar aynı yere bakıyormuş gibi. Sen bu şaşırtmaca ile uğraşırken delinin sorularına geliyor sıra. “Hangisi sana göre gerçek olan, ayna, resim, pencere yoksa karşı pencerede ki görüntü mü?” ve söyle “Bir sonraki pencerede gene aynı manzarayı mı göreceğini düşünüyorsun?”

Çağrı SEFEROĞLU

Read Full Post »

-24-

İnsan bir arayışın içinde ise kendini yalnız hissedebiliyor. Aradığı şeyin imkansızlığı, mümkün olması önemli değil arayış içinde isen bu garip his her zaman seninle oluyor. Bu öyle bir his ki umutsuzluk ile umut aynı kefede tartılıyor senin için her gün, acaba aradığıma bir adım daha atabilecek miyim? Bu sorunun ertesinde içindeki savaş meydanında yeniden ayak sesleri yükselmeye başlıyor. Bir adımın gürültüsünde umut diğer adımda ise umutsuzluk meydanda yankılanıyor. Tam böyle bir anı yaşarken geldi delinin sorusu “Senin arayışın ne?”

Benim arayışım cahilin arayışıdır dedim “Bilgelik” benim arayışım aynı zamanda sevilmeyenin arayışıdır “Aşk”  bu ikisini arayan bir hayalperestten başkası değilim bu yolda. Her gün umut ve umutsuzluğun çarpışmasına şahit olup savaş sonuca ulaşmadan umudun maskesini takıp sokağa çıkanlardanım. “Bilgelik için daha çok bilgiye ulaşman ve onları bilmen gerek değil mi? Bunda umudun yeri nerede?” diye sordu deli. Bir şeyi eksik anlamışsın benim aradığım bilgelik bilgi ile alakalı değil nice bilgi ile karın doldurmuş cahiller gördüm dünyada benim aradığım bilgi, bilgelik bu değil önce aklım ile kalbim doymalı o zaman cehaletimden kurtulabileceğime inanıyorum. Bir idealistin zırvalaması diye düşünen olacaktır. Hayatın gerçekleri böyle değil diyen. Bir gün çok acı çekerek o gerçeklere toslayacaksın diyenlerde olacak. Toslamadığımı mı düşünüyorsun? Tosladım acı çektim mi çektim, belki gerçekten çok büyük acı çekerek seni tatmin edememiş olabilirim ama en azından toslanacak bir kayada bir çatlak bırakmışlığım ve ölmeden evvel denedim diyeceğim yaralarım var.

“Aklın ile kalbin nasıl doyacak?”  diye soruyor deli. Daha önce de demiştim, bir tapınağın girişinde bir cümle yer alır “Kendini tanı” diye işte bu cümlededir aklın doyması. Önce kendini tanımalı insan, sonra yaşadığı dünyayı ve evreni. “Ama sen insan kendini belki ölene kadar tanıyamayacaktır da demiştin” Evet dedim işte bu yüzden bu değişmez bir arayış olarak kalacaktır. Ve her yaşanılan yeni anda bilgeliğe farklı bir yoldan ulaşıp onu tekrar tekrar bulmak bu arayış sahibinin yolu olacaktır. Her yanlış adımında gerçeklere çarpacak, takılacak ve düşecek ama hayata bambaşka açılardan bakmayı öğrenecektir.

“Ya kalp?”. Bunun cevabı ikinci arayışımda “aşk” insan bir başkası için çarpan bir kalbe sahip olduğunda ancak bencilliğinden sıyrılabiliyor. Başka birisinin adıyla attığında kalp o zaman olgunlaşabiliyor. “Peki senin kalbin bir başkasının adıyla attı mı?” “Evet attı”. “O zaman kalbin olgunlaşmadı mı?” Bencillik kirinden sıyrılacak kadar evet ancak olgunlaşma için sadece bu yeterli değil. Olgunlaşabilmesi için atan kalbin sesine karşılık verecek bir kalp daha olması gerekir. Hep seven taraf olup sevilmezsen sadece zamansız açmış çiçeklere benzer kalbin yaprakları dökülür. Yaralanır bir müddet sonra yaralar nasır bağlar ve artık bir şey hissedemez hale gelir. “Senin kalbin nasır bağladı o zaman?”, Artık bunun yüzünden şiir yazmıyorum yeniden aşık oluncaya kadar yazmayacağım ama merak etme henüz nasır tutmadı. Hep seven olup sevilmemek bir şey öğretti “kalbini doğru kişi için saklayabilmeyi.” “Nasıl yani doğru kişi, her şeyi ile doğru olduğuna inandığı kişiyi bulup da aradan zaman geçince sıkılanlar yok mu?”

Ama atladığın bir şey var birbiri için çarpan iki kalp ve bunların ahenk ile birbirini olgunlaştırması. Olgunlaştırma derken karşındakini değiştirme çabası değil. Aşk karşıdakini olduğu gibi sevebilmekle başlar, şikayet etmeden, değiştirmeye çalışmadan zaman içerisinde bu iki kalp olgunlaşmaya başlar kişi bu olgunluk ile değişirse ancak o aşk ömür boyu devam eder. “Gerçekten hayalperestsin” diye gülümseyerek sesleniyor ihtiyar, ardımda ustam ile olan konuşmasını bitirmiş çoktan deli ile sohbetimizi dinlemeye başlamışlar bile. Ne yapayım ben bu zamanın insanı olamıyorum. Heves ile aşkı bir birine karıştıran şaşkınlardan olamıyorum.”Kimdir doğru kişi senin için?” diye soruyor deli, kalbime sığdıramayacağım birisini nasıl bir kalıba sığdırmamı bekliyorsun anlamıyorum diye cevap veriyorum. Aslında bunun cevabını verdim ancak hayalperest olmama takıldığınız için göremediniz, olduğu gibi seven, değiştirmeye çalışmadan, karşıdakinin adıyla atan bir yürek.

“Bu kişi karşına çıkacak mı?” “Bilmiyorum belki çıkacak belki de hiç çıkmayacak” diye cevap veriyorum. “Belki çıktı ama farkında değilsin” diye ekliyor ihtiyar. Olabilir, ancak bu durumda karşılıklı olarak bunu fark etmemiz gerekiyor diye cevap veriyorum.

Farkındayım bir hayalperestin arayışını dinlemek pek de eğlenceli değil o sebeple ustamın hikayesini kendime saklayarak deliye sahne için sırayı veriyorum. Deli koltuğuna kurulurken ışıklar yavaş yavaş sönüyorken. Darmadağın bir oda yavaş yavaş aydınlanıyor senin için, odanın kapısında kollarını kavuşturmuş şekilde kapıya yaslanmış biri duruyor. Odaya bakışlarını sabitlemiş. Belli ki bu dağınıklığın ortasında ne yapacağını düşünüyor ve odadakileri bir yerlere atamayacağını biliyor. “Bu kişinin yüzündeki ifade nasıldı?” “Gördüğün oda ne kadar büyüktü ve dağınık eşyalar onun ne kadarını dolduruyordu?” “Ertesi gün geldiğinde o odayı ne halde bulacağını düşünüyorsun?” Ve söyle “Odadaki kalan boşluğu ne ile nasıl doldururdun?”

Çağrı SEFEROĞLU

Read Full Post »

-23-

“Cesaret nedir?” diye sordu deli “Cesaret korkunun karşıtıdır diye bilinir ancak cesaret sadece bundan ibaret olsa eksik olurdu” diye cevap verdi ihtiyar. Bunu anlıyorum çünkü cesaret arayışlarımdan birisiydi. “ Bulabildin mi?” aslında genel anlamda bir cesaret aramadım hiç, o sebeple arayışım hala bitmiş sayılmaz. Ben daha çok durumun gerektirdiği kadar cesaret aradım ve arayışlarımın er ya da geç onu bulmamla ile son buldu. Bazen ise o arayışım sonuçsuz kaldı.

Sonuçsuz arayış insanı yorabiliyor ve bir sonraki için cesaret aramaktansa bazen her şey için cesaret istiyor insan. “Burada senin anlamadığın şu; yüreğini bir sürahi gibi düşün cesaret gerektiren her şeyi çeşit çeşit bardaklar olarak düşün. Sürahi ne kadar dolu olursa gözlerin o kadar bulanık görecek. Karşına bir bardak geldiğinde dolu bir sürahiyi dökmeye çalıştığında dışarı taşıracaksın bu da etrafa zarar verecektir. Ancak boş sürahi ile önce bardağı görüp gereken kadar sürahiyi doldurduğunda ise bardaktan taşmayacaktır. O sebeple her zaman cesareti yeniden toparlamak iyidir.” dedi ustam. Bir bakıma haklıydı da cesaret fazla olduğu zaman sabırsızlıkla karışmaya başlıyor sabırsızlık ise yanlış sonuçlar doğurabiliyor. “Cesaret sadece korkunun karşıtı değildir demiştin başka nedir ki?” diye deli ihtiyara sordu

“Bazen cesaret içinde biriken duyguyu düşünceyi kelimeler olarak dökmeyi delicesine isterken susmaktır. Çünkü konuştuğunda bilirsin ki kötü sonuçlar ortaya çıkacaktır.” “İyi de bu cesaret kişiye zarar vermez mi?” “Verir işte bu yüzden bunu yapmak cesaret gerektirir. Burada bir istisnai durum söyleneceklerin doğru zamanda söylenmesi olacaktır. Ve bu da cesaret gerektirir” “Kafam karıştı hem susmak cesaret demek hem de konuşmak” dedi deli. Atladığın tek şey doğru zaman, bunu da ancak yaşadıkça öğrenebilirsin dedim. “Bunun dışında yaşamak cesarettir, bilmediğin her güne uyanmak cesarettir. O gün yaşayacağın iyi ya da kötü sürprizlere rağmen o yataktan çıkıp o günü yaşamak bir cesarettir.” “Bir başka açıdan cesaret yeniliktir. Sana yeni olan her şey cesaret işidir. Emekleyen bir bebek için yürümek cesarettir. Her gün gittiği yoldan farklı bir yolda gideceği yere gitmek bile bir cesarettir.” “Bunlara bakacak olursak her insan cesur diyebiliriz peki o zaman korku nedir?”

“Korku aslında bilinmezliktir, bilmediğin her şey kendini önce korku olarak gösterir. O korkuyu merak takip eder. Merak bir sınavdır korkunun cesarete dönüşme sınavı. Doğru yardımcı olmaksızın bu korku insana zarar verecektir. Bu yardımcı da akıldır.” Bu sözler üzerine ustam gülümseyerek araya giriyor. “O zaman size bir hikaye anlatma zamanı geldi” diyerek.

“Bundan çok uzun zaman önce, henüz o topraklar işgal edilip kirletilmemişken bir Kızılderili kabilesinde, bir avcı yaşardı. Avcı ateşin başında etrafındakilere hikayeleri anlatırken dinleyenlerden biri sordu. Seni en çok korkutan av hangisidir diye. Avcı biraz düşünür ve cevap verir “ayı avlamak beni her zaman korkutmuştur.” “Ayının iriliği midir korktuğun” diye sormuş bir başkası. Hayır ayının cesaretini yitirmesi beni korkutur” diye cevap verdi avcı. “Anlamadım” diye araya girdi deli heyecanla. Ustam “sadece dinle” dedi deliye. “Avcı ayı avlamada bir kural vardır. Elinde uzun bir mızrak olacak ayının sana saldırmasına izin vereceksin ayı bütün gücü ile senin üzerine gelirken mızrağın arka ucunu sağlam bir yere koyup ayının üzerine atılmasını bekleyeceksin. Ayı sana odaklandığı için mızrağa dikkat etmeyecek ve üzerine düşecektir. Eğer ki ayı cesaretini yitirirse o zaman mızrağın farkında olacaktır. İşte o sebeple ayının cesaretini yitirmesinden korkarım”

Buradaki durumun nasıl olduğunu anladım, avcı ve av karşı karşıya ikisi de karşısındakinin yapabilecekleri hakkında henüz bir bilgiye sahip değiller ve ikisi de birbirinden korkmakta, bu sebeple her ikisi de hem av hem de avcı, iki taraf daha sonra birbirini merakla süzerken iki taraf kendi korkularını cesarete dönüştürerek hamle yapıyor. Bir taraf bu cesaretin gözlerini bulandırmasına izin verirken diğeri aklını bulandırmayacak şekilde kullanmayı seçiyor. İşte bu anda gerçek av ve avcı belli oluyor diyorum. Ustam hafifçe başını sallayarak varsayımımı onayladığını gösteriyor.

Biliyorum fazla uzun oldu ama artık bir hikaye anlatanımız olunca böyle oldu. Sahne için deliye yerini gösterirken o da senin için dekoru kurmaya başlıyor. Yeni batmakta olan güneşin serinliğinin çöktüğü dar sokakları olan bir yerdesin.  Hafiften soğumaya başlamış havanın etkisi ile adımlarını sıklaştırıyorsun sokakların birbiri ile iç içe geçmiş bu labirentinde ilerlerken ansızın duruyorsun. Az ileride bir karaltı hareket etti sanki. İşte senin sahnenin sorularında sıra, ne yapmayı seçerdin? Karaltının olduğu sokağa dalıp yoluna devam etmek mi yoksa başka bir yoldan gitmen gereken yere varmayı mı seçerdin? Yapacağın seçimden önce kendine hangi sözü söylerdin? Yolda giderken gözlerin yerde mi olurdu yoksa karşıya bakmayı mı seçerdin? Ve söyle gitmek istediğin kapıda seni ne ya da kim bekliyor olurdu?

Çağrı SEFEROĞLU

Read Full Post »

-22-

“Hani onu serbest bırakmaktan korkuyordun?” diye sordu deli şaşkınlıkla. Biliyorum içimdeki nefretten karanlığa mahkum ettiğim ustamı serbest bırakamayacağımı düşünüyordum. Ve kilitlediğim dehlizinde öfkesine zincire vurulmuş şekilde tutmaya devam edecektim. “Peki o zaman neden? Hani son parçan gelmeden serbest bırakmayacaktın”  Korkunu anlıyorum diye cevap verdim deliye anlıyorum ama kendi inzivamda iyice düşündüm ve sonunda bir şeyi fark ettim “Aydınlığın gelmesini beklemek yerine karanlığı kabul edip aydınlığı kendimde yeniden bulmam gerekiyordu”

“Arayışın uzun sürecek, kendini beni boğan karanlıkla yüzleşirken bulacaksın, yıllardır nefreti kalbine uğratmıyordun, öfkenden kaçabilecek aydınlık köşelerin vardı şimdi artık bunlar kaybolacak” “Haklısın, ama şu da var ki kazandığım pek çok şey buna değer artık nefret edebiliyorum bu duyguyu uzun zamandır hissetmemiştim. Hem sen demedin mi nefret etmek önemsemektir diye sana nasıl bir insan olduğunu gösterir diyen”. “ Evet adaletsizlikten nefret ediyorsan adaleti önemsediğini gösterir ve kendini nefret ile kandırman zordur”.  “Aslında bu yalan söyleyebilme yeteneğine bakmaz mı?” “İyi bir yalancı başkalarını kandırabilir, kendini de kandırmayı deneyebilir ama yalanlarının gerçekleri yüreğinde volta atarken ve bu gerçeklerden nefret ederken, ne kadar daha kendini kandırmaya devam edebilir ki?” Ustamla konuşmayı özlemişim. “Bu kadar şeyi nereden biliyor?”  diye soruyor deli nihayet sorularına cevap verecek biri olduğu için heyecanlandığını fark ediyorum. “onu bende bilmiyorum bazen öyle şeyler anlatıyor ki sanki zamanın başlangıcından beri her şeye tanık olmuş gibi” “Ancak sana kötü bir haberim var her soruna doğrudan cevap vermez çoğunlukla sessiz olmayı tercih eder çünkü önce senin bu cevaba hazır olmanı bekler, kendi aklını kullanarak alabildiğin kadar yol almanı”

Her ne kadar karanlık korkutsa da kaybettiğim pek çok şeyi tekrar kazanmaya başlamak hoşuma gitmiyor değil. Artık tekrar mevsimlerin kokusunu alabiliyorum. Fark ettiniz mi hiç her mevsimin kendine has bir kokusu vardır. O mevsimin gelişini anlatır bize havalar soğuk olsa bile ilkbaharın geldiğini anlarsınız o kokudan, takvimler artık sadece o mevsimi günlere bölmeye yarar. Bu ve bunun gibi pek çok şeyi yavaş yavaş geri kazandığımı hissediyorum artık.

“Nefret ile nasıl başa çıkmayı düşünüyorsun?”  “Aslında cevap için boşluğu bilmek önemlidir, diyelim ki karanlığı hapsolduğu yerden çıkardık, onun boşalttığı yeri doldurmak için bulunduğu yere aydınlık hareket edecektir. Bu hareket boşluğun varlığı sayesindedir, ancak boşluk hareket olduğu müddet var olmayacaktır”. Dedi ustam “Yin ile yang” diye ekledi ihtiyar. “Peki insanlar neden kendilerini boşlukta hissederler” diye sordu deli “Dediğim gibi hareket durduğunda boşluk oluşacaktır. Hayatlarında neleri durdurduklarının farkında olmadığı için insan kendi içinde oluşan boşluğa düşer”. Deli kafasını karıştıran soruyu sormak için sabırsızlanıyordu “ Nefretin boşluğunu ne dolduracak o zaman?” “Sevgi” dedim sevgi nefretin kardeşidir. Ve insan bu iki kardeşi yan yana bulmaktadır. Hangisini seçerse seçsin diğeri de onun peşinden gelecektir.

Sevginin dokunuşu ile bu karanlığın dağılacağına inanarak deliye dönüyorum sahnesini hazırlaması için ancak deli kendini usta ile sohbete kaptırdığından kendini farklı bir açıdan tanıman için nelerden nefret ettiğini düşünmeni istiyorum. Nelerden nefret ettiğini düşün ve senin için önemli olan ne varsa ortaya çıkar. Eğer bir boşluktaysan hayatında neleri durduğuna, neleri hapsettiğine bir bak ve hazır olduğunda onu serbest bırak…

Çağrı SEFEROĞLU

Read Full Post »