Feeds:
Posts
Comments

Archive for July, 2011

-28-

Kapının çelik gövdesinden yankılanan kilidin sesi ile irkiliyorum. O ana kadar yaptığım yolculuğun üzerimdeki zincirlerinin dökülmesi gibi bir hafifleme ile boşluk duygusu kaplıyordu beni. Açılan kapıdan attığım ilk adım beni zamanın şimdiki ucundan çok uzak olmayan başka bir parçasına götürmeye yetmişti. “Zamanın kokusu dediğin bu mu?” diye sordu deli. Evet, bu koku eski bir kitabı araladığında, yıllarca açılmadan, kendisini ilk açanın gözlerini beklerken biriktirdiği kokuya benzer, sayfaları her çevirdiğinde seni kendi zamanına götürmeyi başarmasının sırrı bunda saklıdır dedim.

 

Yürüdüğüm o eski koridordan geçerken ellerim duvarın tozuna benden yeni izleri eklemekle meşguldü. Usulca odama doğru ilerliyordum aradan geçen zamanın hatıralarımda tekrar tekrar canlanışını izleyerek. Odama geldiğimde her şey yerli yerinde beni bekliyordu. Garip bir duygudur bu “ev” denilen duygu sana güven verir. Oraya adımını attığın andan itibaren üzerindeki her şeyi atıverirsin, yüzündeki maskeleri de. Birini gerçekten sevdiğinde de bu duyguyu hissedersin o kişinin yanında olduğu her an bu ev duygusu kaplar benliğini çünkü artık kalbin kendine atacak ikinci bir ev bulmuştur.

 

Koridordaki adımlarım beni odama götürmekte gecikmemişti. Kapısını araladığımda kafamdaki aklara rağmen okuldan gelince çantasını yere fırlatan kişiye dönüşmüştüm. Salakça bir gülümseme yerleşmişti bana o odaya girince. Yeniden o mandolin çalan çocuk olmuştum birden. Yarım yamalak notalarını bildiği parçaları canı sıkıldıkça çalmaya çalışan o çocuk. Gözlerim kitaplığıma takılıyor oradaki her kitabın bir kahramanı da bendim diye geçirdim içimden. Her zaman başrol olmasa da bazen kıyıda köşede kalmış bir figüran olduğum o kitaplar. Bir başka kısımda ise yıllarca biriktirdiğim dergiler yer alıyor. Kimisinde bir önceki ayda gerçekleşen güneş tutulması anlatılırken, bir başkasında genetik kopyalama ile ilgili bilgiler veriliyor, Dolly’nin yeni meşhur olduğu zamanlar. O dergilere bakarken onların tarihlere göre değil delinin sorularına göre dizilmiş olduğunu tekrar görüyorum. Öyle ki tekrar bir tanesine göz gezdirmeye kalksam bütün hepsinin sırası tekrar değişecek biliyorum çünkü okurken her seferinde başka bir soru ile beni başka bir tanesini almaya yönelteceği için düzgün bir sırada değil hiçbiri. “Aslında bana göre düzenliler, düzgün olması için tek şart tarih sıralaması olamaz değil mi?” diye ekliyor deli. Haklısın bazen düzen için herkesin bakış açısı ile aynı bakış açsının yakalanması gerekmez. Kendi düzenini de yaratabilir insan.

 

Yatağıma oturup pencereden dışarıya bakıyorum, o eski görüntüye eklenmiş yeni birkaç bina dışında pek bir değişiklik olmamış. Belki baktığım sokaklar artık başka çocukların oyun alanı oldu ama hala bir yerlerde gezinen bir benin olduğunu fark ediyorum. Yastığa kafamı koyduğumda ise yıllarca ya dünyayı kurtardığım ya da en saçma sorulara cevap aradığım o yerle göz göze geliyorum “odamın tavanı” ile. Bu karşılaşmadan sonra hayırsız birkaç damla yaşla birlikte uykuya dalıyorum, belki yine o daha neşeli ve kaygıları daha az olan o çocuk olarak tekrar uyanırım diye.

Zaman yapacağını yine yapıp ayrılığı getirdiğinde evin kapısından içeri bir kere daha bakıyorum. Kapı usulca kapanırken fark ediyorum ki bu eve, bu şehre ne olursa olsun, zihnimin bir köşesinde o koridorlarda dolaşan, o sokakları dolaşan, sıkıldığında yarım yamalak notalarla şarkılar çalmaya çalışan mandolinli çocuk hep bir yerlerde olacaktı.

 

Beklediğin sahnenin sırası geliyor sonunda. Deli senin için koltuğuna kuruluyor. “Senin ev duygusunu hissettiği yer ya da kişi kim?” bu soru ile o yere ya da kişiye gitmeni söylüyor sadece. Senin içindeki o mandolinli çocuğun elinden tutup sokaklarda dolaşmanı istiyor.

 

Çağrı SEFEROĞLU

Read Full Post »