Feeds:
Posts
Comments

Archive for August, 2011

-29-

Gecenin bir vakti balkonun kenarında seyrine daldığım şehir çoktan uykusuna dalmış. Ne kadar zaman geçti bilmiyorum ama düşüncelerim çoktan şehri yarılamış kalan yarısını da adım adım, sokak sokak tüketmeye başlamış. Sandalyesinde sızmış ihtiyarın üzerini örtüyorum usulca. Delinin yorganını düzeltiyorum. Durgun bir suya atılmış taş gibi gecede ve zihnimde yankılanmaya başlıyor o güzel şarkının sözleri. Kelimeler indikçe biraz daha gecenin içine çekiliyorum.

 

“Nasılsın?” diye bir el dokunuyor omzuma. Kafamı çevirip baktığımda ustamı görüyorum. Bu basit soruya ne kadar ihtiyacım olduğunu fark ediyorum. Soru ne kadar basit olursa olsun kelime ne kadar yalın olursa olsun içinde bulunduğum anda belki duymaya en çok ihtiyacım olan kelime bu diye geçiyor içimden. “iyiyim” diye yalan söylüyorum her zamanki gibi. Yalanımı bildiğinden “Madem iyisin o zaman o elindeki makasla kırpıp durduğun ne peki?” diye soruyor ustam. Bu sorudan kaçmak için gözlerim yıldızları kovalamaya başlıyor. Aslında cevabını bildiği soruları soruyordu, kaçışımı izlemek için. Bir parça hüzün daha alıyorum ve parçalamaya başlıyorum. Kesip kırptığım bu ufak parçaları daha sonra birleştirip güler yüzlü bir maske yapmada kullanacağımı tabi ki de biliyordu. O yüzden ses çıkarmadan kenardan izlemeye devam etti.

 

“Neden hala bu maskeleri takıyorsun?” diye sordu birden deli belli ki uykusundan uyandırmıştık onu. Bilmiyorum belki gerçekten en düşünüp ne hissettiğimi gösterince güçsüz olacağımı düşündüğümden belki de sadece kendimle olan savaşımdan. Yüzüme bakanlara bir manzara resmi yerleştirip arkada savaş alanının tahribatını göstermek istemediğim içindir belki. “Ya da kendine olan nefretinden, güçsüzlüğüne, yapamadıklarına veya insanları kendinden uzaklaştırmak için olmasın o maskeler? Sınırlar çizmek için kendinle olan savaşından uzak tutmaktansa içindeki yaralanabilecek parçayı korumak için” diye araya giriyor ustam ondan bir şey kaçmayacağını bildiğim için yalanlamak gibi bir girişimde bulunmuyorum.

 

“Peki hüzünler bittiğinde ne ile yapacaksın maskeleri?” diye soruyor bu sefer deli. “O her zaman üzülecek bir şey bulur diyor ihtiyar gülümseyerek” belli ki onu da uyandırmışız. Şakasının altındaki gerçek payı herkesçe bilindiğinden kimse için fazla bir söz kalmıyor. Aslında, sadece hüzünler yok bu maskenin içinde içerilerde o mahalle arasındaki oyunlara alınmayan ufaklığın kenardan ince ince işleyip attığı çekirdek kabukları da var. Bu dünyanın kirli oyunlarına alınmamış o ufaklık belki de korumaya çalıştığım. Ve o da her şeydeki garipliklere gülüp attığı çekirdek kabuklarını kullanmamı istiyor bu maskelerde, kendinden bir parça dışarıdaki kocaman dünyaya bakan.

 

Madem ki herkesler uyandı o zaman koltuğu deliye bırakarak sahnesini kurmanın zamanı geldi diye düşünüyorum ben biraz daha hüzün kırparken o da senin için sahneyi hazırlıyor. Kırmızı parlak kumaştan perdelerle örtülmüş bir odanın içerisinde sahne yavaş yavaş aydınlanmaya başlıyor. Odanın ortasında biraz büyükçe bir aynanın önünde oturmuş birisi var. Odanın cehennem kırmızılığına tezat bir şekilde bembeyaz bir yüzü olan birisi. Aynaya bakıp dururken seni yanına çağırıyor. Yanına gittiğinde senden yüzündeki maskeyi çıkarmanı istiyor. Maskeyi çıkardığında korkudan irkilip elindeki maskeyi düşürüyorsun. Çünkü karşındaki kişinin yüzü yok. Korkan kalbinin atışları dindiğinde bu sefer karşındaki kişi senden kendisine bir yüz çizmeni istiyor. İşte burada senin soruların geliyor. “Çıkardığın maske nasıl bir maskeydi?”, “Yüzünün olmadığını gördüğünde korku ile birlikte ne hissettiğin”, “Bu korkuyu yenmen ne kadar zamanını aldı?” ve söyle “O kişiye çizdiğin yüz kimin ve nasıl olurdu?”

 

Çağrı SEFEROĞLU

Advertisements

Read Full Post »