Feeds:
Posts
Comments

Archive for December, 2011

-32-

“Koş koş, bak çiçek açmış” diye uykumdan uyandırdı bu ses. Annem o kadar zamandır baktığı kaktüsün çiçek açmasını görünce heyecanlanmış. Uyku sersemi bir halde gidip bakıyorum gövdesini saksıya yaymış olan kaktüsün dikenleri arasında bembeyaz ufacık bir çiçek var. Babam ile annem kaktüsteki çiçek ile mutlu olurken kenardan onların bu halini izlemek bana düşüyor. Çiçekleri sevmediğimi düşünüyorsan yanılırsın çünkü o sırada delinin sorduğu şu soruya cevap aramakla meşgulüm “Bu mutluluğun sebebi ne?”

 

İhtiyar bu sohbete kendi görüşünü ekleyerek dahil oluyor. “Verdikleri emeğin karşılığını aldıkları içindir belki bu mutluluklarının sebebi”. “Belki de onca dikenin ortasında böyle bir güzelliğin olmasıdır”  diye ekliyor deli. Bilmiyorum belki bilmediğimiz başka bir şey de olabilir. Sebepsiz mutluluklarımız olmamış mıydı daha önce?  dedi ihtiyar. Sayısı her ne kadar fazla olmasa da evet dedim. Ama bir bakıma bu mutluluğun kaynağının bu denli küçük olup etkisinin bu denli büyük olmasıydı beni şaşırtan. “Acaba mutluluğa olan özlemden miydi bu ufacık olayda hissedilenin büyük olması yoksa her şeydeki o ufacık mutluluk parçalarının kıymetinin bilinmesi miydi?” diye sordu deli.

 

Aslında hepimizin hatası bu, geçmişe saplanıp kalışımızın sebebini daha iyi anlamaya başlıyorum. Hepimiz gözümüzün içine batan büyük mutluluklarımıza hapsolmuşuz. Hiç böyle bir sürprizle karşılaşamayacağım, hiç onun gibi birini tanıyamayacağım, hiç böyle eğlenceli günüm olmayacak vb. düşüncelerin pranga vurduğu zihnimiz içinde yaşadığımız anı reddetmeye devam edecektir.” Geçmişin o anında huzuru arayışımız ondan değil mi?” evet dedim deliye, görebildiğimiz zamanın esirleriydik ve bu esareti dayanılır kılan da bu huzur arayışımız oluyordu. ”Kimse fark etmeseydi o koca salonun bir köşesindeki kaktüsün açtığı çiçeğin anlamı olur muydu?”

 

Şüphesiz bu sorunun yanıtı bakış açısında saklı gören kişi açısından bakıldığında bir anlam ifade etmeyeceği açıkça ortada iken, kaktüs için bakarsak onun için anlamı olduğu ortadaydı. Ama aslında hepimiz için çıkarılacak pek çok şeyin olması bütün bakış açılarından daha önemliydi bence. “Size göre nasıl bir anlam çıkıyor” diye sordum deli ile ihtiyara. “Kaktüsün normal döngüsünün bir parçası biz görsek de görmesek de o çiçek açacaktı, kendi takvimi içinde işaretli bir olaydan ibaret” dedi deli senden bu kadar yalın bir cevap beklemiyordum dedim deliye, aklıma ilk gelen buydu dedi. “O kadar dikenin ortasında bir çiçek olması bana daha sembolik geldi. Hayatın bütün zorluklarının ortasındaki küçük güzelliklerin bütün o zorlukları katlanılır kılması gibi” dedi ihtiyar. İkisinin de haklı olduğunu biliyordum ama aradığım cevap bu mu? diye sormadan edemiyordum. Fark etmiş olacak ki ustamın sesi bu sessizliğin içinde yankılanmakta gecikmiyor. “Görmek”

 

Her iki durumda kendi içinde süregelir ancak bunları anlamlandıran şey ona bakan gözlerdir. Dünyanın en güzel sahnesini ortaya sersen onu göremeyen için bu bir şey ifade etmeyecektir. Kaktüs kendi başına çiçek açmaya devam eder, hayatta zorluklar içinde küçük sevinçlerimiz bizimle olmaya devam eder ama hepsini anlamlı kılan tek şey bunları görebilmektir. Büyük sevinçler ararken geçmişin esaretine düşebilirsin veya bu arayışta küçük sevinçleri göz ardı etmeden hür olarak yola devam edebilirsin bu sadece tek bir seçimle gerçekleşebilir o da “görmek” dedi ustam. “Peki her şeye rağmen göremiyorsak?” “Kendi acılarında, üzüntülerinde boğulanlar ancak göremez. Onun dışında ufak bir gayret ile görebilirsin. Ama boğuluyorsan artık kendi gücüne kalmıştır işin, çırpınıp kendini kurtarabilir ya da bırakıp dibi boylayabilirsin”

 

“Peki ya ben?” diye soruyorum ustama “Sen o denizin üzerinde sırt üstü yatıyorsun, çırpınmadan ve dibe batmadan orada durabilmenin tek yoludur bu. Ama hemen sevinme çünkü kulakların o denizin içinde kaldığı için sana söylenileni duymuyorsun ne kurtulmak için çaba ne de dibe batış senin ki arada kafanı kaldırdığında gördüklerin dışında sende her insan gibisin” bende herkes gibiysem o zaman bendeki çaban niye? Diye soruyorum ustama cevabından korkarak. Ustam omzuma dokunarak “Zamanı gelince anlayacaksın”….

 

Çağrı SEFEROĞLU

Advertisements

Read Full Post »

-31-

“Böyle bir yere sahip olduğunu bilmiyordum daha önce niye gelmedik?” diye sordu deli. Bir yıkıntının üzerinden sendeleyerek geçerken. Yıkık, dökük harabe bir şehirdeydik. Yerden bir tuğla aldı ihtiyar, titreyen ellerinin bütün güçsüzlüğü ile sıktığında tuğlanın tuzla buz olmasını görmek onu şaşırtmıştı. Bu kadar kırılgan olmasını beklemiyordu besbelli. Devrilmiş bir kalas parçasının üzerine oturuyorum omuzlarım biraz daha çökmüş olarak. Kafamı yerden ayırmıyorum daha doğrusu ayıramıyorum çünkü gördüğüm bu manzara içimdeki bu şehir bana acı vermekten başka hiçbir işe yaramıyordu.

 

“Peki burası neresi?” diye sordu deli. “Burası insanlığın yaşadığı yer” dedi ustam, “çağlar boyunca insanlığın ne kadar çığırından çıktığı, olması gerektiği yerden ne kadar uzaklaştığını görebildiğin yer” diye devam etti. Zamanın eli değildi burayı bu kadar harabe kılan, insanlığını unutan herkesin burada bir payı vardı. Her biri elinde bir balyoz ile bu duvarlara saldırıyordu. Sokağa atılmış her çocuk, eziyet gören her canlının sesi burada biraz daha yıkıma sebep oluyordu. Bir balyoz sesi daha yankılanıyor biz bunları konuşurken. İhtiyar “ sanırım bir kişi daha çıktığı insanlığının izlerini buraya kazımaya başladı” dedi. Maalesef dedim, sanki o balyozun darbesini gövdeme almış gibi sesim boğularak. Maalesef

 

Ustamla yüz yüze gelmek istemediğim anlardan biriydi bu, çünkü biliyordum yüzündeki gölgeler daha da koyulaşmış gözlerinde nefretin kıvılcımları içindeki büyük yangının aynası haline gelmişti. Bu yerde, bu yıkıntıların ortasında kendi içindeki cehennemin onu ne hale getirdiğini biliyordum. Bu yer onu o kadar etkiliyordu ki onu o labirentin içindeki hapsine götürmek zorunda kalmıştım. Şimdi tekrar aynı korku ile yüzleşiyordum ustamın tekrar o hale gelmesini istemiyordum. Garip olan buraya gelmeyi ustam istedi tekrar kaçırdığı zamanın izlerini sürüyordu, uzunca bir süre zihnimin ve yüreğimin dehlizlerinde dolaşmıştı. Bir nevi bendeki değişimi takip ediyordu. “Kendini topla” dedi ustam. Kendimi nasıl sıkıyorsam kollarımı kavuşturmuş oturduğum yerde sallanıyordum. “Kendini topla” diye tekrarladı ustam. O zaman dumanı fark ettim ayaklarımın altında bir duman vardı simsiyah sanki karanlığın kendi vücut bulmuş gibi yavaş yavaş yayılıyordu. İşte, yeniden gerçekleşiyordu ustamı tekrar kaybedeceğimden korkarak yüzüne baktım. Dumanın üzerinde ufak kıvılcımlar uçuşuyordu sanki ufak ufak bir şeyler bu dumanın içinde kül bırakmadan yanıyor gibiydi. Ustamın yüzüne bakınca fark ettim. Yanan ustam değildi, bendim…

 

“Kendini topla” dedi tekrar ustam kara dumanın ortasında nefes almaya çalışıyordum, ciğerlerim acıyordu. Delinin gözlerinde korku ile karışık bir merak belirdi “Şimdi artık kendini mi hapsetmen gerekiyor?” diye sordu. Haklıydı içimdeki nefret beni tanımlar olmuştu artık karanlığın kendisi bendim. Bu halimle en doğrusu kendimi hapsetmekti. Duygusuz bir maske takıp ortalıkta öyle dolaşacaktım ben olan her şeyi en derine atarak. Bir parça daha herkese uzak ama en çok kendime uzak olacaktım. Bu düşüncelerimi duymuş gibi “Bunun işe yarayacağını mı düşünüyorsun” Diye sordu. Faydası yok belki ancak bu şekilde öfkemi dindirebilirim diye düşünüyorum dedim. “Eğer bu işe yarasaydı bende işe yarardı” dedi ustam. “O kadar zaman orada kalmak bir şeyi öğretti ne kadar garip ki bunu beni oradan çıkarttığında öğrenmiş olmam” “Nedir o öğrendiğin?” diye sordu deli lafı ağzımdan alarak. “Kabul etmek” “ Beni kabul ettiğinde fark ettim. Karanlığı kabul ettiğinde içindeki aydınlığı da kabul etmiş olacaksın o zaman hangisinin ağır basacağına karar verebilirsin, kenardan istediğin kadar izle bu savaşın içinde yer almadıktan sonra asla kendin olamayacaksın ve galip kim olursa olsun onun hakimiyetinde olacaksın” dedi

 

“Şimdi bu savaş meydanına adım atman gerek karanlığı alt ettiğin gibi aydınlığa da tamamen teslim olmaman gerek. Aydınlığa teslimiyet bazen her şeyi tozpembe bir hale getirir ve gerçekleri göz ardı etmene sebep olabilir. En doğrusu ikisi içindeki dengeyi senin sağlaman. Onların dengeyi bulmasına izin vererek değil. Bu denge içinde söz sahibi olarak. Böylece ikisinin gücünden de faydalanabilirsin” dedi ustam. “Bırak yangın seni küle çevirsin belki bu şekilde yeniden doğabilirsin” diye ekledi ihtiyar. Dumanların azaldığını fark ediyorum içimdeki bu nefret yangının yanmasına izin verdikten sonra.

 

Usulca ayaklanıyoruz “Bu dersi almam gerekiyormuş” diyorum sessizce. Hepimizin alması gerek diyor ustam. “Bu bina ne?” diye soruyor deli coşkuyla o yıkık şehrin ortasındaki el değmemiş sapasağlam tek binayı işaret ederek. “Umut” diyor ustam “O henüz doğmamış ve bu dünyaya yeni gelmiş insanların binası, henüz kirlenmemiş ve insanlığın erdemlerinden vazgeçmemiş insanların binası” “ O yıkılmayacak mı peki?” “Hayır insanlar doğmaya devam ettikçe her yeni doğan için bir umut olacak, her yeni doğan içinde hala insanlığın erdemlerinin yeşereceği bir dünya var oldukça o bina yıkılmadan duracak ve bu da bizim umudumuz ve aydınlık noktamız olmaya devam edecek”….

 

Çağrı SEFEROĞLU

Read Full Post »

-30-

“Fark ettin mi?” diye sordu deli, yüzümüze vuran rüzgârı kastederek. Evet, ettim mevsim değişiyor. Rüzgârın taşıdığı hafif hüzün, kendine has serinliği kendini hemen belli ediyordu. Güneş ne kadar yakmaya çalışırsa çalışsın, artık dermanı tükenmiş bir gezgin gibi gücünü yavaş yavaş kaybediyordu. Dünyanın diğer yarısında konaklayacak ve bir sonraki yaza kadar gücünü toplamayı başaracaktı. Şimdi artık o sıcağın yerine bütün güzelliği ile yani bir misafir geliyordu. “Hoş geldin sonbahar” diye mırıldandım. Daha önce söyledim mi hatırlamıyorum ama ben bu sonbaharı çok seviyorum.

 

Valizlerini toplayan sarıdan kırmızıya kadar olan renklerdeki yaprakların yolculuklarının başlangıcıdır bu mevsim. Öyle ki, bu yolculuk toprağa düşme ile başlar ve ağacın bedeninden tekrar doğacakları dalların ucunda biter. O sebeple hüzün ile birlikte yenilenmenin de mevsimidir sonbahar.”Peki sen hangisini daha çok seviyorsun hüznü mü yoksa bu yenilenmeyi mi?” diye sordu deli. Yıllar önce sorsaydın cevabım kesinlikle hüzün olurdu. Ama şimdi içerdiği her şey ile sevmeyi öğrendim.

 

“Sen hüzünlenmeyi, acı çekmeyi seviyorsun bunu inkar etme” dedi ustam. Haklısın ama bir seferinde sen bana dememiş miydin? “Üzülebilmek seni insanlaştırır, değer verdiğin şeylerin olduğunu gösterir. Ve hala gözyaşı dökebilen bir kalbinin olduğunu bu şekilde diğer her canlıdan sıyrıldığını hissedebilirsin” diye.”Evet demiştim ama devamı da var sadece o noktayı esas olarak almaman gerekir.” “Bu sıyrılış seni hafifletmelidir, taşıdığın yükten, kalbine bağlı zincirlerden kurtarmalı. Eğer bu hüzün senin kimliğin olursa artık kendini yukarıda değil keder dolu bir kuyunun dibinde bulursun” “Kısacası hüzün olmalı ama gerektiği kadar”

 

Acaba dersimi alamadım mı? Diye düşünmeye başlıyorum. Her sonbahar yaptığım gibi, bu mevsimi güzel kılan şeylerden biri de bu bence. Geçip giden her şeyi düşündürebilmesi ve deliye “acaba biz olduk mu?” diye sordurabilmesi. Durgun suya sararmış bir yaprak düşer ve oradaki görüntümüzü yani oradaki bizi bulandırır. İşte böyledir bu mevsim o zamana kadar bende duran her şeyin ortasına böyle düşer. Eskiden bunun sadece hüzünden ibaret olduğunu zannederdim. Artık görüyorum ki bu beni yeni bir bahara hazırlamakta ve hüznü de kendine kıyafet olarak biçmekte. Başka bir deyişle sonbahar bende kimliğini kazanırken bende kendimi onda bulmaktayım.

 

Ve sahne sırasına geliyor deliye dönüp koltuğu ona bırakmak isterken deli “şimdiye kadar zaten bir tiyatronun oyuncuları değilmişiz gibi tekrar niye sahne kurayım?” diye soruyor. Anlıyorum ki bir dostumun, kardeşimin sözleri yerini bulmuş. “Zaten kurulu bir dekorun oyuncularıyken ve bu tiyatroda kendimizi izlerken, aynı dekorun yerini değiştirmek neden?” diye soruyor deli. Haklısın o zaman kendimiz oynayıp kendimiz seyretmeye devam edelim ve artık koltuğumuzu herkesin kendi içindeki delisine bırakalım…

 

Çağrı SEFEROĞLU

Read Full Post »