Feeds:
Posts
Comments

Archive for October, 2016

-35-

“Genellikle insanlar en çok konuşmak istediklerinin yanında susarlar” bir yerde duymuştum bu sözü. Kafamın bir köşesinde gezinip dururken karşıma çıktı tekrar. Suskunluğun ne dingin fırtınalara gebe olduğunu bilirken bu söz biraz daha anlam kazanmıştı benliğimde. “Acaba gerçekten bir işe yarıyor muydu suskunluk?” diye sordu deli. Sessiz kaldım bir fırtınanın gölgesini gözetirken, ufukta bulutlar usulca toplanmıştı. “Gök gürültüsünün sesini nasıl bastırabilirdi ki insan sessizlikle” diye sordu bu sefer deli. Sessizlik mühürlü bir kapıdır, dipsiz bir kuyu ardına pek çok şeyi sığdırabildiğin, anahtarı dil olan bir kapı.

 

Sessizlikle çok şey de anlatılabilir doğru, ancak delinin sorduğu şu soruyu göz ardı etmeden de yapamıyorum. “Kaç kere rahatsız edici bir sessizliğin ortasında durup onu parçalara ayırmak istedin? Kafanın içindeki cevapların ortasında durup da doğru olanı verecek kişinin sessizliğine boyun eğdin?”  Haklıydı pek çok kere böyle bir sessizliğin ortasında durup kalmıştım. Bütün cevaplar arasında doğru olana bir adım mesafede iken sessizlikle engellenmiştim. “Ses duvarı böyle bir şey mi?” diye sordu deli ister istemez güldüm. Aslında soru hiçte saçma gelmemişti aksine belki aradığım garip örneğin bu olmasıydı komik olan. Evet! o ses duvarı hepimizin etrafını sarıp sarmalar ve ne zaman bir şey onu aşacak olsa büyük bir gürültüye sebep olur. Büyük suskunlukların ardından gelen o ilk söz gibi, o duvarı aşıp gelen ilk söz, bizi sarsar iyi de olabilir kötü de bunu sadece söyleyen ve sözün muhatabı belirler ama ortak olan çok gürültü çıkaracak oluşudur. Çok sessizde olabilir diyen sesleri duyar gibiyim. Ne kadar sessiz olursa olsun söyleyen ya da söylenen kişinin içinde kopardığı kıyametin sesleri görmezden mi geliyorsunuz diye sorarım o zaman.

 

Gerçekten garip dedi ihtiyar her insan aynı şeyden şikayet eder hepsinin cümlesi de ortaktır “ Müneccim miyim ben nereden anlayayım öyle olduğunu\hissettiğini\düşündüğünü bana hiç bir şey söylemedi ki?” ancak söz konusu durumu kendisinin de başkalarına yaptığının farkına bile varamaz. Bu konuda haklıydı ihtiyar. Kafamı onaylar biçimde salladığımı gören ihtiyar dayanamadı “sen niye bugün sessizsin peki?” bugün mü? Genellikle sessiz demen lazım” diye atıldı deli. Sizin konuşmalarınızı dinlerken konuşmaya ihtiyacım olmuyor pek diye cevap verdim. “Bütün sessizliğin bizim yüzümüzden mi diye sordu deli” cevap veremeden ustamın sesi geldi “Bütün sessizliği değil elbette diğer sebepleri ne bende merak ediyorum” dedi sesindeki alayı hepimiz anlamıştık elbette diğer sebepleri biliyordu ancak konuşması gereken o değil bendim.

 

Sessizliğin bilgeliğini aramamı sen istememiş miydin? Diye sordum ustama. “Doğru ancak gözünden kaçan bir nokta var. Sessizlik ile bilge olunsaydı en büyük bilgeler taşlardan çıkardı.” Diye cevap verdi. “Yanlış hatırlamıyorsam taşlar dahil her şeyin evrende yankılanan bir sesi olduğunu da sen söylemiştin” dedim ustama. “O sesleri duyabiliyorsan dinlemeyi öğrenmişsin. Ancak sessizliğin bilgeliği susmak değil bunu unutma” “sessizlik uyumlu olmayı öğrenmek ile başlar soyutlanmakla değil. Etrafındaki her şey ile uyumlu olabilmek için önce onların konuşmasına fırsat vermen gerekir bu da sessizlik ile olur. Sana söylediğim sessizliğin bilgeliği bunun ile başlar”. Anladım dedim ustama ve hatalarımı tekrar gösterdiği için teşekkür ettim. Fırtına yükünü şehrin üzerine atarak yavaş yavaş dinerken sessizliğin farklı anlamda geri gelişini seyre koyuldum…

 

Çağrı SEFEROĞLU

Read Full Post »

-34-

“Düşlerini kaybetmiş biri için uyku zamanı yiyip tüketen bir canavardan başkası değildir” diye mırıldandım kendi kendime. O sırada bu duruma en uygun olabilecek söz bu gibi gelmişti. “Bütün bu uykusuzluğun düşlerini yitirdiğin için mi?” diye sordu deli. Aslında yitirip yitirmediğimden değil sadece kafamın içini saran sislerin ardında kaldıkları için diye cevap verdim. Sadece sorulardan ve şüphelerden ibaret bir sis. “Biz de seni arıyorduk” diyen ihtiyarın sesi geldi birden. “Ben de…” diye cevap verdim ihtiyara. “Ben de kendimi arıyorum”

Nicedir kaleme sarılmamıştım. Kelimeler de bu sisin içinde yer almaya başladığında artık bir şekilde kendimi çekip çıkarmam gerektiğini fark ettim. Daha önceki sayfalarımın arasında bir müddet cevap aramaya koyulduğumda cevabımı bu anlamsız gibi görünen kelime yığınları arasında bulabileceğimi fark ettim. ”Ne aradığını bilmek onu bulmanın yarısıdır” dedi ihtiyar. Ne aradığımı biliyorum diye cevap verecekken ustamın sesi geldi oturduğu köşeden. “Aradığını sandığın şey aslında o kadar uzakta değil. Etrafındaki kaygı duvarını kaldırman yeterli, o duvarı kaldırınca göreceksin karşında duruyor olacak.”

Haklıydı ustam hepimizin bir şekilde fark etmeden yaptığı şeyi yapıyordum. Çoğu zaman karşımızdaki ne düşünür? Acaba söylediklerimle onu incitir miyim? Korkularımı gösterirsem zayıf mı görünürüm? Gibi sorulardan oluşmuş tuğlalarla en çok aradığımız şeyin, içimizde etrafına duvar örüyoruz. “ Ne olmak istediğini anlamak için önce ne olduğunu bilmen gerekir. Ancak her kaygı tuğlası koyduğunda olduğun kişiden kendi özünden o kadar uzaklaşırsın ve bu basit gibi görünen söz bile senin için imkansız hale gelir” diye devam etti ustam. “Sadece bununla da kalmaz insanların o özü tanımasına da imkan vermemiş olursun” diye ekledi ihtiyar. Doğru söylüyordu ihtiyar şimdiye kadar kaç kişi gerçek beni tanımıştı. Kaç kişi korkularımı, üzüntülerimi, sevinçlerimi, umutlarımı vb. şeyleri biliyordu. “Sen buna ne kadar izin verdin ki” diye mırıldandı ustam buna ne kadar izin verdin ki…

“Peki bunun düşlerle ne alakası var” diye sordu deli. “Duvarların arasında olandan çok o duvarı örenin ise o düşler, bunu fark ettiğinde onlar artık sana ait olmazlar” diye cevap verdi ihtiyar. Onlar artık kaygılarının düşleridir. Ve o düşleri elde etsen bile hep sanki bir şeyler eksik gibi gelecektir. “Ama bu iyi bir şey değil mi bir şeylerin eksik olduğunu hissetmek bu sahte uykudan uyanmanı sağlamaz mı? Elindekine baksana mesela” dedi deli. Bunu dedikten sonra elime baktım ve o zaman elimdeki tuğlayı gördüm. Örmeye devam ettiğim koca bir duvarın önünde elimde tuğla ile dikiliyordum. “Nihayet” dedi ustam “Nihayet görebildin” nihayet dedim bende kendi kendime elimdeki tuğlayı bırakırken nihayet…

Artık ördüğüm bu duvarı tek tek yıkmam gerekiyordu. Biraz zaman alacak belki dedim ama başladıktan sonra gerisi gelir nasılsa. “Merak etme bende sana yardım ederim” dedi deli bakarsın bu tuğlaların arasında sormak için yeni sorularda bulabilirim. Belki de diye cevap verdim. Duvara öylece bakarken deli usulca yaklaşarak “Yazdığın diğer şeylerden haberim yok sanma bu kadar uzun aranın sebebi sadece bu olamaz değil mi?” diye fısıldadı. “şşşşş kimselere söyleme bu aramızda kalsın senden de bir şey kaçmıyor” dedim “Bize göstermeyecek misin? diye sordu “Belki bir gün ama şimdilik bu deftere yeni sayfalar eklemeye devam edelim”…

 

Çağrı SEFEROĞLU

Read Full Post »

-33-

Kar kül gibi yağıyordu şehre, sanki içimdeki deli benliğimi, ruhumu hayallerim ile tutuşturup, küllerini saçmıştı gökyüzüne. “Çok güzel bir manzara değil mi?” diye sorduğunda “garip diyebildim “bu küller benim kefenim gibiyken koca bir şehrin gelinliği olabiliyor”. Yoldan her geçenin, üzerine basıp geçtiği her kar tanesi küllerimi lekeliyor gibi geliyor” bir tek o küllerin kıymetini bilenlerin dokunuşu iz bırakmıyor gibi. “Neyin var?” diye sordu ihtiyar “Canın sıkkın”. Her zaman yaptığım gibi gülümseyerek elimi pencereden dışarı uzatıyorum. Bir kül tanesinin avucumda eriyip gitmesini izlerken “iyiyim merak etme” diye bildiğim en basit yalan ile cevap veriyorum

 

Kışın yapılabilecek en güzel şeylerden biridir bu bence. Elindeki bir bardak çayın sıcaklığında kendi aklını demlendirerek usul usul yağan karı seyretmek. Sadece seyretmek, bürünebildiğin bir battaniyeye bürünebildiğin kadar kişiliği sığdırıp ve hepsini susturarak seyretmek. Pencere önüne sıralanmış serçelere günaydın diyerek bu manzaranın tadını çıkarabilmek. Bu gelinliği güzel kılan onun eteklerine tutunmuş kartopu oynayanları seyretmek. “Niye sadece seyredip duruyorsun sen de diğerleri gibi yapsana o anın içinde sende olmuyorsun?” diye sordu deli. “O anın içinde olmadığımı nereden biliyorsun? Diye cevap verdim “hem bu sıcacık çay ile sarındığım battaniyeyi henüz bırakmak niyetinde değilim” diye ekledim gülümseyerek. “Belki de kendi küllerinde oynamak zor geliyordur, yangının acısını o yangında yanandan daha iyi kim bilebilir ki” dedi ihtiyar.

 

Haklı olduğu bir taraf vardı ihtiyarın kabul ediyorum. Fakat gerçekten kendi küllerim ile oynayıp, kaybolmak mıydı beni alıkoyan? Ve her şeye seyirci kılan? İşte bundan emin değilim. “Ben biliyorum asıl sebebi” dedi ustam şaşırarak hızla dönüp yüzüne baktım, aslında bakmama gerek yoktu sesinin tonundan anladığını fark etmişim alelacele “şşşşş!!!! bunun bir sır olması gerekiyordu evren ile benim aramda” diye susturmaya çalıştım. “Farkındayım ondan merak etme söylemeyeceğim sırrınıza sadık kalacağım” diye hafif alaycı bir tonla cevap verdi ustam. “Hem sen onu geç bakalım canının sıkkın olduğunu unutturmayı denediğini fark etmedim sanma” diye devam etti. Her zaman ki gibi gözünden kaçmamıştı. Ustamın karşısında oyun oynamaktan her zaman çekinmişimdir. Çünkü kendi oyunumda beni kolaylıkla köşeye sıkıştırabiliyordu. Aslına bakarsan karşısında oyun oynamaya ihtiyaç  duymuyordum.

 

“Yakalandın” dedi deli gülerek “Ama itiraf etmeliyim güzel bir kaçış denemesiydi” “Biliyorum ama pek işe yaramadı sanırsam” dedim. “Zaten beş metrelik kefenden koca şehre gelinlik biçtiğime göre ya çok iyi bir terziyim ya da çok iyi bir hayalperest. Bu ikisinin de kaçma konusunda fazla maharet sahibi olduğunu düşünmüyorum” diye ekledim. “ Bak yine değiştirdin konuyu” diye tekrar yakaladı beni ustam “Neden canın sıkkın?” diye sordu cevabını belki benden daha iyi bilerek. “Boşver” dedim ustama “gel, biz bu önümüzde oynan tiyatronun, bu güzel sahnesini seyre devam edelim”…

 

Çağrı SEFEROĞLU

Read Full Post »