Feeds:
Posts
Comments

Archive for the ‘Uncategorized’ Category

Okuduğu kitabın sayfalarında kaybolmak istiyordu sadece, bir hikayenin sırtına atlayıp oradan bilmediği bir kapıyı aralayıp, tanımadığı ve tanınmadığı bir dünyada yol almak istiyordu. Hafif sarıya çalan sayfaların kokusunu derin bir nefesle içine çekti. Bu koku onda hep bir düş perdesinin aralanması etkisi yaratıyordu. Hayal ile kurulmuş bir tiyatronun yüreğindeki simsiyah boşluğun ortasında bir ışık yakıp perdeyi aydınlatmasını. Öyle aydınlatmalıydı ki o sahnede yer alan her ne ise hangi oyunun parçası ise gölgelerden arınmalıydı.

 

Gıcırdayan sandalyesinden doğruldu. Pencereye doğru gitti. Ahşap zemin her adımında üzerinde gezinen bu tanıdık kişinin sessiz acısına ses veriyordu. Pencereye yanaştı, biraz kirlenmiş sisli camların ardındaki akıp giden hayata baktı. Siyah beyaz filmlere benziyordu. Oynayan herkes başroldeydi ve her film senaryosu o yoldan geçiyordu. Cama yansıyan siluetler o eski film makarasının can verdiği karakterlere dönmüştü. Belli belirsiz yüzlerinde ortaya çıkıp kaybolan lekeleri belki taşıdıkları rol icabıydı, belki bir göz yanılgısı, belki de hakikaten de kalplerindeki kirlenmişliğin birer yansımasıydı.

 

Acı çeken gıcırdayan ahşapta birkaç adımlık iz daha bırakarak kapıya yöneldi. Dükkanını havalandırmak için kapıyı açtı. Açık kapının çerçevesinde omzuna bir yer bularak yaslandı. Az önceki sisli sinemanın daha net halini görmek istiyordu. Geçip giden herkese baktı yüzlerindeki ifadeleri inceledi. Hepsi oynaması gereken role kendini kaptırmıştı. Sırtlarında yüklendikleri dünyanın ağırlığını gizledikleri makyajları, maskeleri birer dekordan ibaretti. Günün bitiminde hepsi bu dekordan sıyrılacak, ertesi gün rolleri başlayana kadar kendi olabildikleri tek zamana, rüyalarına uyanacaklardı. Bütün yüzler başkalarının filminde figüran kendi filmlerinde ise başroldeydi. Belki bunun bilinciydi sırtlarındaki dünyayı ağırlaştıran belki de sebebi buydu birbirilerinin yüzüne bakmaktan alıkoyan.

 

Kendi hayatını düşündü ve figüran olduğu diğer hayatları. En çok canını yakan sevdiği kadının hayatında da bir figüran olduğunu anlamasıydı. En çok bu üzmüştü, hayatın gerçeklerinden biriydi bu, aşk dediğin iki kişilik bir filmdi ancak sevilmediğini anladığında bu sokaktakilerden bir farkın kalmıyordu.  Ve senin o hayattaki son perden senin istediğinden farklı olarak karşındakinin anlamadığı, anlamak istemediği o üç harfli kelime ile bitiyordu. Ondan sonra onun hayatında ancak kendinin duyabildiği monologlardan ibaret oluyordun.

 

Derince bir iç çekti. Düşüncelerinde zaman daha yavaş ilerliyor gibiydi. İçinde taşıdıklarının ağırlığı zamanı yavaşlatıyor. Umuda dair ışık kırıntılarını bile yutuyordu. Kendine geldiğinde güneş çoktan yolculuğunu tamamlamıştı. Kavrulan kaldırımlara baktı sanki gölgeler akşamın serinliği gelmeden düşmek istemiyor gibi geldi. Dükkanına döndü. Güneşten arta kalan birkaç parça ışık hava asılı kalmış onu bekliyor gibiydi. Kapıyı kapadı. Masada duran kitaba gözleri takıldı. Kapağı kaldırdı ona yazdığı nota gözleri takıldı.

 

“Bazen sadece kelimeler olur yanı başında, yanında kalan dostlarındır. Konuşursun yalnız kalmamak için, konuşursun sessizce kendinle. Bilirsin ki susmak yalnızlıktır. Daha doğrusu yalnızlığın yalın hali. Gülme yalnızlığında halleri vardır. Sen hali, ben hali, yalın hali… Ama hangi cümlede kullanılırsa kullanılsın daima senin sıfatın, senin yüzün olur, seni tamlar. Sen olmadığı halde senin yerine kullanılır. Zaten senin olmadığın her cümle başlı başına bir yalnızlıktır.”

 

Ona yazdığı bu satırlar bir figüranın monoloğunda yitip gitmişti. Pırıltılı başrolünde önemsiz bir dekor olarak kalacaktı. Kitabın kapağını kapattı. Yüzüne acı bir gülümseme yerleşti. Hiçbir kitap, hiçbir senaryo kapağı açılmadan kıymeti bilinmeyecekti. Perdeler farklı günlere açılacak, ışıklar, dekorlar farklı sahnelere açılacaktı. Nice insan onun filminde rol alsa da hiçbiri bu figüranın ona anlatabildiklerini anlatamayacak ve hiçbiri onu onun kadar sevemeyecekti…

 

Çağrı SEFEROĞLU

Advertisements

Read Full Post »

Melek

                Uykunun bile eziyet ettiği bir gecenin ardından uyanmak, daha doğrusu yarım yamalak uykudan sıyrılmak. Her sabah uyanınca yaptığını yaptı. Tavana gözlerini kilitledi. Hiçbir şey düşünmeden öylece bakıyordu. “Topla kendini dedi” üzerini tekrar örttü. Aslında içinde bulunduğu eziyeti örtmek ister gibiydi. “Topla kendini belki bugün farklıdır” dedi tekrar her sabah dediği gibi. Bunu dedikten sonra yine her sabah yaptığı gibi en sahte gülümsemesini yüzüne taktıktan sonra bugüne adım attı.

 

Kimdi? ismi neydi? Her zaman insanların sorduğu soruydu bu. O kadar sıradan bir yüzü vardı ki yolda karşıdan gelirken gören onun ardından gelen üçüncü adamda yüzünü unuturdu. O kadar sıradandı bir zihinden silinip gitmesi için 3 saniye yetiyordu. Tanıdığı birileri var mıydı? Vardı elbet ama çoğu için “Aaaa… şey…. Seeen…. Tüh hatırlayamadım bak” tan öte değildi. O kadar kolay silinebiliyordu zihinlerden “Dur bak telefonunu kaybetmişim ne zamandır görüşmüyorduk” derlerdi ancak hiçbir zaman gerçekten telefonunu alma gibi bir istekleri yoktu. Onların bu çırpınışlarını gördükçe içinden gülümsüyor nadir de olsa hayatında taktığı maskelerle ortak bir ruh hali içinde oluyordu. Yalnızlık üzerine yapışmıştı. Bu onun seçimi miydi? Biraz evet biraz hayır. Yalnızdı evet çünkü maskelerinin ardını gören daha çıkmamıştı. Yalnızdı evet çünkü…yalnızdı işte kelimenin kökü gibi yalın bir yalnızlık.

 

Bir işi yoktu, gittiği iş görüşmelerinde her zaman dedikleri gibi “biz size döneceğiz” denilenlerdendi. “Muhtemelen hani döneceğimiz bir adam vardı…kimdi o?” “Hatırlayamadım bak” şeklinde gelişen muhabbetin gizli öznesiydi… belki de belirtisiz nesnesi, bir cümle içinde bile kendine yer bulamamıştı. Kafasını kaldırımda sürükleyerek ilerledi düşünceleri ağırlaştıkça kaldırımda sürünen kafası acıyordu. “Belki bu zamana ait birisi değilim” diye düşündü sonra içinden bir ses “Zaman değişik olsa bir şey fark eder mi? 40 yıl önce olsa o zamanın insanları farklı mı olacaktı?”. Doğru insanlar yine aynı olacaktı ve yine hatırlanmayacaktı. Çevresindeki her şey biraz daha sıkmaya başladı, boğulduğunu hissetti, yakasına elini götürerek kravatını gevşetti. O ana kadar kafasını kaldırmadan ilerlemişti. Nerede olduğunu ve nereye gittiğini fark etmeden dolandığını anladı. Yakınlarındaki parkı görünce biraz dinlenmek için parka doğru yöneldi. Aslında vücudu yorgun değildi. Yorgunluğun tamamı zihninde birikmişti. Bir parça dinlenmek bir şeyleri değiştirir diye düşünürken kendini bekleyenden habersiz banka oturmuştu bile.

 

Üç kişilik bankın tam ortasına kuruldu. Tek başınaydı ama içindekiler, zihnindekiler yani o banka beraberinde sürüklediği her şey o banka sığmıyordu. O banka sığmayı başaran ne sıkıntısı varsa omuzlarına atar gibi kollarını iki yana açarak koydu, gözlerini gökyüzüne dikti. Geçip giden bulutlarla birlikte gidebilmeyi istedi. “En azından şu kafamdakilerin bir kısmını onlara yükleyip uzaklara göndersem” diye içinden geçirdi. Rüzgar tatlı bir esintiyle bu isteğe karşılık vermişçesine yüzünü okşadı. O gün ilk kez içinden gülümseme isteği işte o zaman geçmişti. Ama bunu yapmak için gereken güç hala içinde yoktu. “Belki biraz daha…” diye düşünecekti “neyse” dedi “yoksa artık olmasını düşünmek fayda sağlamıyor” dedi.  Kafasını karşısındaki ufak süs havuzuna çevirdi. Gözleri etrafına düzenli bir şekilde ekili çiçeklere takıldı. Sonra o çiçekleri fark etmeden geçen insanları süzmeye başladı. “Garip bütün insanlar yanı başlarındaki bu ufak güzellikleri fark etmeden geçip gidiyor. Sonrasında dünya da azalan güzelliklerden şikayet ediyor” diye düşündü. Sonra “Sanki sen farklısın” dedi kendi kendine. Tam bunları düşünürken birden onu gördü.

 

Orada havuzun yanında parkın öteki ucuna doğru giden yolun başlangıcındaki bankta oturan kadını gördü. Uçuk mavi elbisesi, kırmızı küçük çiçek desenleri ile bezeliydi. Kafasında geniş beyaz bir şapka vardı. Şapka yüzünü gizlemeyecek ancak bulutların arasından arada bir kendi hissettiren davetsiz güneşe engel olacak şekilde duruyordu. Elinde fazla kalın olmayan bir kitaba gözlerini dikmiş bu kadına bakmaktan kendini alıkoyamadı. Yüzündeki ifadelere bakarken onun okuduğu kitabı kendi okuyormuş gibi hissetti. “Bazı kitaplar çok şanslı oluyor” diye düşündü. “Bu kadar ilgiyle bakan iki gözün üzerinde olması güzel bir duygu olmalı” diye düşündü. O bunları düşünürken kadın bir ara kitaptan gözlerini kaldırarak etrafa bakmaya başladı “yorulan gözlerini dinlendirmek istedi” diye düşündü. Karşısındaki yüzün farklı açılarını keşfetmeye çalışarak bakışlarını kadının yüzüne sabitledi. Yüzü özenle biçimlendirilmiş Rönesans heykellerini andırıyordu pürüzsüz bir güzellik, tarif için uygun kelimler aradı zihninin tozlu raflarında, yetersiz bir iki kelimenin çırpınışını izledi. Bütün bunlara öylesine dalmıştı ki ne zamanın geçişini fark edebildi ne de karşısındaki iki okyanus mavisi gözün kendine baktığını.

 

Birden afalladı kafasını çevirmek istiyordu ama yapamadı gemisini fırtına da kaybetmiş bir denizcinin limandan okyanusu her gün izlediği gibi bakakalmıştı. Hasret, acı, sevgi, öfke bütün duyguların birbirine girdiği o bakış. Kendi benliğinden sıyrılmıştı ruhu bedeninden kopup o okyanuslara daha yakın olmak o güzelliğin şereflendirdiği banka doğru gitmek istiyordu. Kaç kum tanesi intihar etti zamanın yürüyebilmesi için bilemeden öylece bakakaldı. Bulutların arasından sızan güneş ancak gözlerini alabilmişti. Kendini toparladı. Kalbi sanki ağzında atıyordu. Beynine hücum eden kanın uğultusunu dindirmeye çabalarken kadının bulunduğu yöne tekrar bakmak istedi ama yapamadı. Utanmıştı, korkmuştu böyle bir güzelliğe bakmayı bile hak etmediğini düşündü. “Ne de olsa unutacaktı. Kitaptan birkaç satır daha okusa beni unutacak zaten, ona nasıl baktığımı unutacak”. Alelacele ayaklandı kafasını yerden kaldıramadan hızla oradan uzaklaştı. Tekrar baksa belki de o güzel kadının yüzündeki ressamların ve heykeltıraşların bile konduramayacağı ince gülümsemeyi fark edecekti. Belki tekrar baksa…ama bakamadı…

 

Eve nasıl geldiğini bilemedi o yol ayaklarından kaçmıştı sanki. Dışarıdaki her şey sanki kendini lanetliyor böyle bir güzelliğe nasıl bakmaya cüret ettiğini sorguluyordu. Kapıyı kapatıp ardına çöktü takatinin kalmadığını hissetti. Oradan kalkıp gitmek dünyanın en güç işi gibiydi. Kendini güç bela yatağına sürükledi. Kıyafetlerine aldırmadan kafasını yastığa adeta gömdü. Uykunun gelip kendini almasını beklemeye başladı.

 

Uyandığında gün yeni doğuyordu. Lavaboya gitti, aynaya baktı bir süre karşısındakinin kendi olduğunu hatırlamaya çalışır gibi yabancı yabancı baktı bir müddet. Yitirdiği anıları yavaş yavaş filizlenmeye başlayan biri gibi hatırladı kendi yüzünü ve yüzünü hatırlarken gördüğü düşe ait hatıraları da canlanmaya başlamıştı. Musluğu açtı ellerine dolan git gide soğuyan suyu hissetti avuçlarının kenarından dökülüşünü.  Doldurduğu avcu yüzüne çarptı. Soğukluk alnından gözlerine inerken uykuya dair son kalıntıları da götürmesini bekledi. Uyku bedenini terk ederken gece gördüğü rüyaya uyanmıştı zihni. O iki gözün tam karşısındaydı. Dalga seslerini duyabildiği zifir karanlıkta görebildiği tek şey o masmavi iki gözdü. Sonra o karanlıkta tek tek parıldayan sararmış yapraklar düşmeye başladı üzerine, yaprakları düşerken görebiliyordu ama yere baktığında yapraktan eser yoktu. Sadece düşüyorlar ve karanlıkta kayboluyorlardı. Sonra aynı şekilde kar yağmaya başlamıştı. Ve kar da aynı yapraklar gibi düşerken karanlıkta parıldıyor düştüğünde ise kayboluyordu. Kar yerini kırmızı çiçeklere bıraktı. Kırmızı çiçekler yerini yeşil yapraklara. Sanki dört mevsimin dansıydı karanlıkta oynanan ve bu döngü devam etti. O devam ederken kendi de gözlere bakmaya devam etti. Kaç döngü geçti bilmiyordu ama her geçişte biraz daha üşüdüğünü hissetti soğuk ayaklarından kollarından bedenine yayılıyor. En son kalbine ulaştığında bedenini artık hissetmiyordu. Öyle bir tatlı uyuşukluk haliydi ki bu o gözler sanki bütün benliğine işliyor, onu yeniden şekillendiriyordu.

 

Aynı sabah aynı rüyadan iki kere uyanmak gibi garip bir hisle aynadaki yüzüne tekrar baktı. Yeni gün başlıyor, içindeki her düşünceye her hücreye ha gayret bugün yeni bir gün diye umut aşılamaya çabalıyordu. İçinde garip bir şekilde sokağa çıkma dolaşma isteği duydu. Belki iyi gelir her şeyden uzaklaşabilirim diye düşündü. Dünden kalan kırışmış kıyafetine bir göz gezdirdi. Dolaba yöneldi ve üzerine ne bulduysa giyerek kendini attı sokağa. Nereye gidecekti, ne yapacaktı bilmiyordu. Zaten sokağa çıktığından beri gece gördüğü rüya tekrar tekrar zihninde canlanmaya devam ediyordu. Ayakları istemsiz bir şekilde onu dün oturduğu parka getirdiğinde gece gördüğü düşten yeniden sıyrıldı. Ve yine dün oturduğu banka yine dün oturduğu gibi oturmuştu. Kafasını gökyüzüne dikti geçip giden bulutları seyretti. O an içinden bir acaba sesi yükseldi “Acaba”… kafasını o yöne çevirmekten korktu. İçindeki acaba’ların sesi yükseldikçe korkusunu yenip bakmaya cesaret edebildi. Banka doğru yavaşça göz ucuyla baktı. Baktığının fark edilmesini istemeyerek kafasını yavaşça aşağı indirdiğinde bankın boş olduğunu gördü. Rahatlama ve üzüntü aynı anda hissedilebiliyormuş dedi kendi kendine. Koskoca şehirde aynı kişiyi ikinci kere görebilmek zaten saçmaydı. Hem görse ne yapacaktı ne diyecekti. Kendisine baktığı için rahatsız olmuştur, zaten bir daha bu parka bir daha adımı atmaz ya da en iyi ve en yüksek ihtimal o da diğerleri gibi çoktan yüzünü unutmuş olurdu. Bütün bunlar aklından geçerken gözleri o banka dalıp gitmişti.

 

“Birini mi arıyorsunuz?” diyen sesle irkildi. Öylesine yumuşak, sanki konuşmamış, rüzgar genişçe bir ağacın dalları arasından süzülürken böyle bir ses meydana getirmiş gibi bir tondan gelen bir sesti. Bu sorunun kendisine yöneldiğini anlaması bu yüzden uzun sürdü. “Dalgınsınız” dedi bu sefer aynı ses. İkinci kere duyduğu o ses kendini kaptırdığı düşüncelerin arasından çekip almıştı. “Evet…sanırım…biraz…” diye gevelerken kelimeleri sesin geldiği tarafa doğru hafifçe döndü. Hemen yanındaki bankta oturuyordu. “Uyanamadım herhalde rüya görmeye devam ediyorum” diye düşündü. Çünkü gördüğü ilk şey o masmavi iki gözdü.

 

Fark ettikten sonra aniden irkildi, nefesi kesiliyormuş gibi oldu, kalbi öylesini atmaya başladı ki ciğerleri ona yetişemiyordu. Başının döndüğünü hissetti. Sakin olmaya çalışırken kafasını hızla çevirdi. “Şey… ben..” diye ağzında lafları gevelerken zihni onu “Merak etme unutmuştur seni diğer herkes gibi” diyerek yatıştırmaya çalışıyordu. “Ya unutmadıysa” “Hem o kadar zaman da geçmedi” “Ya hatırlarsa” diye zihnine cevap vermeye başladı. Onun bu bocalamasını gören kadın zarif bir kahkaha attı. “Sanırım şimdi sırada oradan kalkıp kafanızı bile kaldırmadan buradan gitmeniz var” dedi. “Kahretsin hatırlıyor” diye düşündü hala kadının yüzüne bakamıyordu. Ne yapmalıydı? Bütün benliği oradan kaçıp gitmesini söylüyordu. Ayakları titreyerek yeri yokladı. Kaçmaya hatta koşarak kaçmaya hazırdı. İçinden cılız bir ses sadece gitmemesini söylüyordu. İçindeki o cılız sesten daha alçak bir ses ile “Ben…şey.. çok özür dilerim” ‘i çıkarabildi. Tam ayaklanıp gidecekken “ dün gördüğüm bu çabayı yakından görmek daha güzel oldu” dedi kadın. “Hah dalga geçmeye başladı” diye düşündü “gitmenin tam zamanı”. “İnanın dalga geçmek için söylemiyorum. Davranışınız o kadar sevimli ve doğal ki… pek çok insanın aksine”. Haklıydı takındığı maske düşmüştü utancını gizleyememişti, sadece utancı değil hayranlığını da, hem nasıl gizleyebilirdi kadının gözleri adeta benliğini delip geçiyor ruhuna ait ne varsa parça parça okuyordu. Şimdi oradan kaçsa bile o bakışlardan kaçamayacağını anladı. Titreyen ayaklarına hakim olmaya çabalayarak bankta oturmaya devam etmeye karar verdi.

 

Hafifçe kafasını kadına doğru çevirdi. Dünkünden farklı olarak beyaz bir elbise giymişti. Sadeydi tıpkı yeni bir başlangıç gibi, bembeyaz bir sayfa gibiydi elbisesi. Siyah saçlarını atkuyruğu yapıp toplamıştı tıpkı o sayfaya bir şeyler çizmeye hazırlanan simsiyah bir mürekkebi benliğine sindirmiş fırçaya benziyordu. Kafasını her oynatışında o güzelliği anlatmaya yeltenecek her söz kırıntısı, kaderin sahip olduğu kelimelerin her yazgısı adeta o elbiseye düşüyordu. Sonra o gözlere tekrar baktı ruhunu delip geçişine tekrar şahit oldu. Parçalanıyor, dökülüyor sonra yeniden bir araya geliyordu. Sonra yüzündeki gülümsemeye baktı. Uzun geçen kışın ardından gelen güneş gibi eritmişti kalbini o muhteşem gülümseme. Yüreği eriyip göğsündeki boşluğu serinlikle doldurdu. Baharı gelişine döndü içi. Tohumların kabuğunu çatlatıp yeri yeşilliğe boğması gibi içinde duygu, düşünce adına sakladığı ne varsa yüzündeki maskeyi çatlatıp düşürmüş, adeta yüzünden dışarı taşmaya başlamıştı “Ne oluyor bana” diye düşündü “Ne oluyor bana”

 

Konuşmaya başlamak için kendini zorladı “Çok özür dilerim…dün…yani sizi rahatsız ettiysem” diye gevelemeye başladı. Kadının yüzündeki gülümseme git gide içindeki bu çabayı doğal akışına döndürmüştü. “ Yanlış anlamayın, o kadar zarif,  o kadar güzelsiniz ki dalıp gitmişim” “Güzelliğiniz karşısında ressam olmak isterdim saatlerce, günlerce karşımda dursanız ve ben sizi resmetmeye çalışsam korkarım ne kadar yetenekli olursam olayım sizi tam anlamıyla yansıtamazdım ve o resim size ait bir gölge kırıntısından başka bir şey olamazdı” dedi. Kendi düşüncelerinin sadece en yüzeysel olan kısmını dile getirmişti ve maskesi kırıldıktan sonra söylediklerine ya da söyleyebildiklerine şaşırdı. “ Genellikle insanların korktuğu şeyi böylesine tabir etmeniz şaşırtıcı” dedi kadın alnının kenarından inen bir tutam saçı zarifçe düzeltirken. “Ama dediklerim düşüncelerim gibi hakikat” diye cevap verdi. Hakikat ile başlayan konuşma devam etti. Birbirini tanımaya çalışan iki kişi gibi her şeyden konuştular. Hayat, insanlar, pişmanlıklar… Zaman, mekan herkes bu konuşmayı dinlermiş gibi etrafındaki dünyanın sessizleştiğini hissetti, kadın her konuştuğunda. Güneş dinlenmeye çekilirken insanlarda sözleşmişçesine onunla azalıyordu. Kadın oturduğu yerden ayağa kalktı, kıyafetini düzeltti. Onun bütün ihtişamına dalıp gitti tekrar. Kadının kendine uzattığı eli fark edene kadar ona bakakaldı. “Tanıştığımıza memnun oldum diyeceğim ama o kadar konuştuk hala senin adını öğrenemedim” dedi kadın. “Mühim değil kısa zamanda unutacaksın zaten” diye cevap verdi kırılmış maskesini tekrar toparlamaya çalışırken. “O zaman yarın sana ne diyerek sesleneceğim” dediğinde kadın, elindeki kırılmış parçalar tekrar yere saçıldı. “Yarın mı nasıl yani?” inanamamıştı hayatında birisi hem de böylesine birisi tekrar onu görmek istememişti şimdiye kadar. “O zaman yarın söylerim” diye cevap verdi hayretini gizlemeye çalışarak. “Peki o zaman yarın aynı saatte burada” dedi kadın “Peki” diye cevap verdi. “Ha bu arada sormadın ama ben söyleyeyim benim adım Melek”

 

O gün nasıl bitti o gece nasıl geçti anlamamıştı. Tükenip giden zaman o istediği anda tükenmekten vazgeçmiş sanki sessizliğe bürünmüştü. “Melek” dedi ismi ile bu kadar uyumlu başka biri olamazdı herhalde diye düşündü. Onun bu dünyadan olabileceğine inanmayarak artık uykuya yenilen gözlerini dinlendirmek üzere kapattı.

 

Saatin alarmı bilmem kaçıncı kere çalmaya ara verdiğinde O daha önce gördüğü düşü bilmem kaçıncı kere tekrar yaşıyordu. Birden o günün önemi son kalan ses ile zihninde yankılandığında gözlerini aniden açtı. Hızla saatine baktı. “Geç kalacağım” diye fırladı yataktan oysa güzelce hazırlanacaktı özenle saçlarını tarayacak. O gün ona nelerden bahsedeceğini düşüne düşüne kahvaltısını yapacaktı. “Kahretsin” dedi apar topar hazırlanırken. Kahvaltıya da zaman yok artık hoş gerçi artık saat kahvaltı zamanını çoktan geçmiş “Hadi artık geç kaldın” ı gösteriyordu. Evden nasıl fırladığını o parka nasıl gittiğini anlamadı. Parka adım attığında gözleri hızla etrafı taradı. Dün oturduğu bankta onu görünce içini rahatlama ve bu sefer geç kalmanın verdiği utanç kapladı. Hızla yanına gitti. “Özür dilerim ben, geç kaldım ama istemeyerek… çok bekletmemişimdir umarım” diye konuşmaya çabalarken kadının yüzündeki gülümseme içindeki kaygıya dair ne varsa yine eritip atmıştı. “Yok ama biraz daha geç kalsaydın bu parka yeni bir ağaç kazandırabilirdin” dedi. “Bunun için tekrar özür dilerim” diye atıldı. “Sorun değil bir kahve borcun oldu ödemeyi şimdi yapmak istersen bildiğin çok güzel kahve yapan bir yer var. Hem bizim içinde bir değişiklik olmuş olur” dedi  Melek. Ve ayağa kalkıp adamın koluna girdi “ Hadi o zaman oraya gidelim” diyerek birlikte yürümeye başladılar.

 

Eğer ömür kalp atışları ile hesaplansaydı. Onu ilk gördüğü an ile şimdi koluna girdiği an sayısız hayatı dahi olsa ona yetmeyebilirdi. Deli gibi çarpan kalbini dizginlemeye çalışırken. Kolundaki zarafete hayranlıkla bakmaya devam ediyordu. Dün giydiği elbise üzerindeydi tek fark saçlarını omuzlarına dağıtmıştı. Düz siyah saçları bütün ihtişamı ile omuzlarından sırtına iniyordu. Parkı geçtiler, karşıdan karşıya geçmek için kaldırımın kenarına geldiler “Madem buluştuk o zaman artık benimde adımı söyleme vaktim geldi” dedi adam. Yola ilk adımı attıklarında. “Merak etme adını biliyorum” dedi Melek. “Hem de uzun zamandır biliyordum”

 

Şaşırmıştı “Nasıl yani?” diye sordu aslında bu soruyu kendine sormuştu fakat dili düşündüklerini bir anda sese çevirip karşısındakine iletivermişti. “Unutmam mümkün değil şimdiye kadar gördüğüm insanlar arasındaki en ilginci sendin” dedi Melek. Etrafındaki herkes kaybolmuş dağılmıştı. Şaşkınlıkla Melek’e bakarken bir anda fark etti. Kontrolünü yitirmiş kamyon üzerlerine doğru geliyordu. Hızla Melek’i kolundan tuttu kenara fırlatmaya çalıştı. O bunları yapmaya çalışırken sanki zaman git gide yavaşlıyordu. Melek’in yüzündeki gülümsemeyi fark etti tekrar. “Evet şimdiye kadar doğan insanlar içinde en ilginci sendin. Neredeyse kendi ölümünle olan randevuna geç kalmayı başaracaktın” dedi Melek. Bütün bu kelimeler zihninde anlam kazanmaya başlarken bedenine temas eden kamyonun kemiklerini yavaş yavaş kırışını hissetti. Ellerini tekrar Meleğe uzattı. Ani frenin sesi o yavaş akan zamanı normale çevirdi birden. Çevredeki herkes birkaç metre öteye fırlayan adamın başına üşüşmüştü. “Ambulansı arayın” diye bağırdı biri “tüh tüh yazık oldu adama genç birine benziyor” dedi bir diğeri. Bütün konuşulanları duyuyordu. Ve sonra o kalabalığın arasından çıkıp gelen Meleği gördü. “Artık seni almaya hazırım peki sen benimle gelmeye hazır mısın?” diye gülümseyerek sordu.

 

Etraftakilerden biri nabzına yöneldi zaten geç kalan ambulansın, artık gelse de fayda etmeyeceğini fark eden ilk kişi de oydu. Kafasını sallarken “yazık” dedi. “Hadi dağılın artık açın burayı” dedi. Yerde yatan adamın ceketini örterken oradan geçen çiftten biri “yazık adama pek de gençmiş” dedi yanındakine “genç mi yüzü nasıldı ki?” diye sordu diğeri “yüzü şey….nasıldı ya” o sırada yanlarında ihtiyar bir adam geçti “… ama gençti… yani sanırım gençti” diye söylenirken küçük bir çocuk koşarak evlerine gördüklerini anlatmak için geçti”…nasıldı…nasıldı hayatım sen hatırlamıyor musun bakmamış mıydın” diye söylenirken yanlarından “tüh,tüh” diye söylenen bir teyze geçti. “neyse boş ver akşam yemeği için markete gideceğiz unutma” dedi.

 

Halbuki hatırlasaydı o adamın yüzündeki o ufak ve şimdiye kadar hiç olmadığı kadar içten olan gülümsemeyi de hatırlayacaktı. Unutan herkes hatırlasaydı. O gülümsemenin anlamını merak edeceklerdi. Genellikle insanları korktuğu bu meleğin böylesine bir yüzü olabileceğini anlamayacaklardı ve göremeyecek kadar şanssızdılar belki. Belki de hatırlasalar ölenin onca acısına rağmen huzur içinde olduğunu düşüneceklerdi ama hatırlamadılar… Geçip giden üçüncü kişiden sonra bir daha hiç hatırlamadılar…

 

Çağrı SEFEROĞLU

Read Full Post »

-37-

Hiç sessizce ağladınız mı? Sessizce derken antik bir heykelin ifadesiz yüzü gibi taş katılığında, gıkınız çıkmadan. Bunu yaşamanın ne zor olduğunu bilirdim ya da bildiğimi zannederdim. “Ne var ki kendini tutabilmekten ibaret bu her ne kadar zor olsa da bir şekilde yapılabilir” diye düşünürdüm. Ama o anı yaşarken pek de beklediğim gibi olmadığını fark ettim.

 

Bu noktaya hangi mantık bocalamasından hangi düşüncesizlik taşlarından geldiğimin önemi yoktu artık. İşte o yerdeydim ve sessizce ağlıyordum. İlk önce kalbi üşüyor insanın,  gecenin en soğuk saatinde sıcak olan ne varsa hepsinden uzak olduğunu fark ettiğin anda ki gibi ürperti ile üşüyor. Ne gariptir ki aynası olduğu gözlerininse alev alev yandığını hissediyorsun. Tuzdan bir nehirde boğulup sürükleniyor üzüntün. Gözlerindeki engel olmasa belki taşkın verecek ve azalan sudan ciğerleri yana yana bir hıçkırıklık rahatlama ile kurtulacak. Ama olmuyor. O tuzdan nehir gözlerindeki yangını da önüne katarak titreyen kalbine dolmaya başlıyor. Kederinden başka yer kalmayacak şeklinde dolmuş o kalbine bir mengene yerleştiriyorsun. Yerinde keder ile büyüdükçe mengene ile küçültmeye çabalıyorsun. Ama acın daha da artıyor üstelik tam da mengenenin sıktığı yerden ince bir sızı yayılıyor gövdesine. Boğazındaki tek düğüm kırk oluyor ve ciğerlerine sıçrıyor yangın. Söyleyip rahatlayacağın her kelimeyi ciğerlerinden kaçmak isteyen hıçkırıklarla ateşe veriyorsun. Aceleci bir tiryaki gibi kelimelerin bir sonraki hıçkırığa kadar ciğerlerini de yaka yaka tüketişini izliyorsun. Dışındaki dünya küçülüyor birden ve ne kadar küçülürse küçülsün üzerindeki ağırlığı değişmiyor. Ezdikçe eziyor seni acını haykırman için. Ama olmuyor… mengeneni bir diş daha sıkıyorsun. Sırça köşkte bir çatırtı sesi yankılanıyor her zerrende. Bir kağıt kesiği sızısı yayılıyor mengenenin dokunduğu yerden. O yangının orta yerine yağmur gibi damla damla inmeye başlıyor kanayan yüreğin, kan, kül ve tuz birbirine karışıyor. İşte o anda dudağımın hafifçe titrediğini fark ediyorum. O ana kadar verebildiğim tek tepki buymuş gibi o kan, kül ve tuzdan hengamenin ortasında yapabildiğim tek şey buymuş gibi…

 

O anda ne kadar kaldım bilmiyorum ama delinin sesiyle kendime geliyorum. “Toparlan artık” diye söyleniyor. “Nasıl yapacağım?” diye soruyorum. “Kalemini kullan, batır şu hengamenin ortasına bırak harflere, hecelere, kelimelere mürekkep olsun kanın, beyaz sayfalara göm ki kederini diğer sayfalarda mutluluğa da yer kalsın…” Delinin bu sözlerinden sonra şaşırarak ilk sahneyi hatırlıyorum o ihtiyar ile çocuğun yan yana olduğu o sahne geliyor aklıma ve kalemime en çok sızlayan yerden bir damla alıyorum…

 

Çağrı SEFEROĞLU

Read Full Post »

-36-

 

Bu sefer anahtarı tekilliğin ortasına çevirmiştim. Geçmişin tozlarından sıyrılan zihnim tamamen sessizliğe bürünmüştü. Yalnızlık dediğimizde kendimizden başkası yoktur. Bu hissettiğim ise tekillikten başkası değildi. İçinde durduğum dört duvar sanki her an üzerime yıkılacak gibi duruyordu. Otursam mı ayakta mı dursam bilemez bir halde o duvarlara bakmaktan başka bir şey yapamıyordum. Adım atsam sanki o duvara toslayacaktım. Tekillikti bu, sebepsiz bir korku sarmıştı içimi çünkü kafamın içindeki sesler de susmuştu.

 

Tekillik içinde zamanın akışını fark edemiyor insan o nedensiz korku içini sararken. Toparlanmam lazım diye düşündüm. Bütün o sessizliği dolduracak şekilde derin bir nefes aldım. Korkunun boğazıma yapışmış elini oradan sökmeye çalışırken bir yandan o boşluğa sesleniyordum. “Neredesiniz?”  ne deli, ne ihtiyar ne de ustam hiç ses yoktu. Bir parça daha beni boğmaya çalışan korkuyu daha üzerimden atmaya çalışırken tekrar seslendim “Neredesiniz?”. O boğuşmanın ortasında giderek sesimin zayıfladığını hissettim. Korku böyle bir şey diye öğretmişti ustam. Boğazına yapışırsa soluk alamaz hale gelirsin yavaş yavaş gücünü tüketir. Ayakta duramaz hale gelirsin demişti. Şimdi bu durumu yakından görmüş oldum diye düşündüm.

 

Bunun üstesinden gelmeyi öğrenmiştim dedim kendi kendime. Korkular mantığın çemberinden taşan düşünceler ile yeşeren tohumlardır demişti ustam. Korku ile mücadelede görmezden gelmek bu sebeple işe yaramaz. Göz ardı ettikçe o da git gide büyüyerek gelişir. Bir nokta da artık görmezden gelmemek işe yaramaz çünkü koca bir ufku kaplamıştır. Ve artık ondan başka görülecek bir şey kalmamıştır. Mantık çemberinde öğütülmesi gereklidir, sebepleri ve sonucu görmeye başlayınca artık o kadar da güçlü bir rakip olmadığını görmüşümdür. Tekilliğin içinde daha önce de olmuştum. Boğuşmayı bıraktım, öylece duruyordum. Kıpırdamadan ne kadar durduğuma emin değilim sadece o boşluğa gözlerimi dikmiş zamanın ya da tükenecek ne varsa tükenmesini veya beni tüketmesini bekliyordum.

 

Böylesi zamanlar uzundur, bir an bile olsa o anın geçmesi sanki yıllar alır. Ama o an geçmişti artık, içimdeki korku kendini sakinliğe bırakıyor ve içimdeki boşluk yavaş yavaş kayboluyordu. Uzun süre nefessiz kaldıktan sonra alınan ilk nefes gibidir bu an. Gücünün tükendiğini düşündüğünde seni bir adım daha öteye taşıyan o adımı atınca hissettiğin duygudur. Daha önce de tekilliğin ortasına düşmemiş miydim? Orada ayağa kalkarken kimse var mıydı yanımda? Cevabı veren ustam oldu “Yoktu”. Her zaman olduğu gibi doğru zamanda aradığım cevabın içinde belirmişti ustam. “Yoktu aslında çoğu insan aynı şeyi yaşar. Yeni atacağı ilk adımların kararını alırken kendi tekilliğini yaşar. Karar verdikten sonra ise kimi o tekillikle yola devam ederken kimileri ise o kararına yoldaş bulmuştur” diye ekledi. Açıkçası o an da havadan sudan bile bahsetse bana iyi geleceği için yüzümdeki gülümsemeye fazla engel olamadım.

 

“Tek olsan da bazen yürümeye devam etmek zorundasın” dedi ustam. Haklıydı. Biraz zorluydu ama bu zorlu seçimden diğerlerine oranla daha da kuvvetlenerek çıkmak mümkündü. Kendini biraz daha iyi tanıyarak. Ustamla göz göze geldiğimde gülümsedi “Hem o kadar yalnız değilsin kafanın içindeki gürültücüleri unutma. Bu seferlik onları zor da olsa ben susturdum o yüzden bu sessizliğe fazla alışma daha cevaplayacak çok soru seni bekliyor olacak”…

 

Çağrı SEFEROĞLU

Read Full Post »

-35-

“Genellikle insanlar en çok konuşmak istediklerinin yanında susarlar” bir yerde duymuştum bu sözü. Kafamın bir köşesinde gezinip dururken karşıma çıktı tekrar. Suskunluğun ne dingin fırtınalara gebe olduğunu bilirken bu söz biraz daha anlam kazanmıştı benliğimde. “Acaba gerçekten bir işe yarıyor muydu suskunluk?” diye sordu deli. Sessiz kaldım bir fırtınanın gölgesini gözetirken, ufukta bulutlar usulca toplanmıştı. “Gök gürültüsünün sesini nasıl bastırabilirdi ki insan sessizlikle” diye sordu bu sefer deli. Sessizlik mühürlü bir kapıdır, dipsiz bir kuyu ardına pek çok şeyi sığdırabildiğin, anahtarı dil olan bir kapı.

 

Sessizlikle çok şey de anlatılabilir doğru, ancak delinin sorduğu şu soruyu göz ardı etmeden de yapamıyorum. “Kaç kere rahatsız edici bir sessizliğin ortasında durup onu parçalara ayırmak istedin? Kafanın içindeki cevapların ortasında durup da doğru olanı verecek kişinin sessizliğine boyun eğdin?”  Haklıydı pek çok kere böyle bir sessizliğin ortasında durup kalmıştım. Bütün cevaplar arasında doğru olana bir adım mesafede iken sessizlikle engellenmiştim. “Ses duvarı böyle bir şey mi?” diye sordu deli ister istemez güldüm. Aslında soru hiçte saçma gelmemişti aksine belki aradığım garip örneğin bu olmasıydı komik olan. Evet! o ses duvarı hepimizin etrafını sarıp sarmalar ve ne zaman bir şey onu aşacak olsa büyük bir gürültüye sebep olur. Büyük suskunlukların ardından gelen o ilk söz gibi, o duvarı aşıp gelen ilk söz, bizi sarsar iyi de olabilir kötü de bunu sadece söyleyen ve sözün muhatabı belirler ama ortak olan çok gürültü çıkaracak oluşudur. Çok sessizde olabilir diyen sesleri duyar gibiyim. Ne kadar sessiz olursa olsun söyleyen ya da söylenen kişinin içinde kopardığı kıyametin sesleri görmezden mi geliyorsunuz diye sorarım o zaman.

 

Gerçekten garip dedi ihtiyar her insan aynı şeyden şikayet eder hepsinin cümlesi de ortaktır “ Müneccim miyim ben nereden anlayayım öyle olduğunu\hissettiğini\düşündüğünü bana hiç bir şey söylemedi ki?” ancak söz konusu durumu kendisinin de başkalarına yaptığının farkına bile varamaz. Bu konuda haklıydı ihtiyar. Kafamı onaylar biçimde salladığımı gören ihtiyar dayanamadı “sen niye bugün sessizsin peki?” bugün mü? Genellikle sessiz demen lazım” diye atıldı deli. Sizin konuşmalarınızı dinlerken konuşmaya ihtiyacım olmuyor pek diye cevap verdim. “Bütün sessizliğin bizim yüzümüzden mi diye sordu deli” cevap veremeden ustamın sesi geldi “Bütün sessizliği değil elbette diğer sebepleri ne bende merak ediyorum” dedi sesindeki alayı hepimiz anlamıştık elbette diğer sebepleri biliyordu ancak konuşması gereken o değil bendim.

 

Sessizliğin bilgeliğini aramamı sen istememiş miydin? Diye sordum ustama. “Doğru ancak gözünden kaçan bir nokta var. Sessizlik ile bilge olunsaydı en büyük bilgeler taşlardan çıkardı.” Diye cevap verdi. “Yanlış hatırlamıyorsam taşlar dahil her şeyin evrende yankılanan bir sesi olduğunu da sen söylemiştin” dedim ustama. “O sesleri duyabiliyorsan dinlemeyi öğrenmişsin. Ancak sessizliğin bilgeliği susmak değil bunu unutma” “sessizlik uyumlu olmayı öğrenmek ile başlar soyutlanmakla değil. Etrafındaki her şey ile uyumlu olabilmek için önce onların konuşmasına fırsat vermen gerekir bu da sessizlik ile olur. Sana söylediğim sessizliğin bilgeliği bunun ile başlar”. Anladım dedim ustama ve hatalarımı tekrar gösterdiği için teşekkür ettim. Fırtına yükünü şehrin üzerine atarak yavaş yavaş dinerken sessizliğin farklı anlamda geri gelişini seyre koyuldum…

 

Çağrı SEFEROĞLU

Read Full Post »

-34-

“Düşlerini kaybetmiş biri için uyku zamanı yiyip tüketen bir canavardan başkası değildir” diye mırıldandım kendi kendime. O sırada bu duruma en uygun olabilecek söz bu gibi gelmişti. “Bütün bu uykusuzluğun düşlerini yitirdiğin için mi?” diye sordu deli. Aslında yitirip yitirmediğimden değil sadece kafamın içini saran sislerin ardında kaldıkları için diye cevap verdim. Sadece sorulardan ve şüphelerden ibaret bir sis. “Biz de seni arıyorduk” diyen ihtiyarın sesi geldi birden. “Ben de…” diye cevap verdim ihtiyara. “Ben de kendimi arıyorum”

Nicedir kaleme sarılmamıştım. Kelimeler de bu sisin içinde yer almaya başladığında artık bir şekilde kendimi çekip çıkarmam gerektiğini fark ettim. Daha önceki sayfalarımın arasında bir müddet cevap aramaya koyulduğumda cevabımı bu anlamsız gibi görünen kelime yığınları arasında bulabileceğimi fark ettim. ”Ne aradığını bilmek onu bulmanın yarısıdır” dedi ihtiyar. Ne aradığımı biliyorum diye cevap verecekken ustamın sesi geldi oturduğu köşeden. “Aradığını sandığın şey aslında o kadar uzakta değil. Etrafındaki kaygı duvarını kaldırman yeterli, o duvarı kaldırınca göreceksin karşında duruyor olacak.”

Haklıydı ustam hepimizin bir şekilde fark etmeden yaptığı şeyi yapıyordum. Çoğu zaman karşımızdaki ne düşünür? Acaba söylediklerimle onu incitir miyim? Korkularımı gösterirsem zayıf mı görünürüm? Gibi sorulardan oluşmuş tuğlalarla en çok aradığımız şeyin, içimizde etrafına duvar örüyoruz. “ Ne olmak istediğini anlamak için önce ne olduğunu bilmen gerekir. Ancak her kaygı tuğlası koyduğunda olduğun kişiden kendi özünden o kadar uzaklaşırsın ve bu basit gibi görünen söz bile senin için imkansız hale gelir” diye devam etti ustam. “Sadece bununla da kalmaz insanların o özü tanımasına da imkan vermemiş olursun” diye ekledi ihtiyar. Doğru söylüyordu ihtiyar şimdiye kadar kaç kişi gerçek beni tanımıştı. Kaç kişi korkularımı, üzüntülerimi, sevinçlerimi, umutlarımı vb. şeyleri biliyordu. “Sen buna ne kadar izin verdin ki” diye mırıldandı ustam buna ne kadar izin verdin ki…

“Peki bunun düşlerle ne alakası var” diye sordu deli. “Duvarların arasında olandan çok o duvarı örenin ise o düşler, bunu fark ettiğinde onlar artık sana ait olmazlar” diye cevap verdi ihtiyar. Onlar artık kaygılarının düşleridir. Ve o düşleri elde etsen bile hep sanki bir şeyler eksik gibi gelecektir. “Ama bu iyi bir şey değil mi bir şeylerin eksik olduğunu hissetmek bu sahte uykudan uyanmanı sağlamaz mı? Elindekine baksana mesela” dedi deli. Bunu dedikten sonra elime baktım ve o zaman elimdeki tuğlayı gördüm. Örmeye devam ettiğim koca bir duvarın önünde elimde tuğla ile dikiliyordum. “Nihayet” dedi ustam “Nihayet görebildin” nihayet dedim bende kendi kendime elimdeki tuğlayı bırakırken nihayet…

Artık ördüğüm bu duvarı tek tek yıkmam gerekiyordu. Biraz zaman alacak belki dedim ama başladıktan sonra gerisi gelir nasılsa. “Merak etme bende sana yardım ederim” dedi deli bakarsın bu tuğlaların arasında sormak için yeni sorularda bulabilirim. Belki de diye cevap verdim. Duvara öylece bakarken deli usulca yaklaşarak “Yazdığın diğer şeylerden haberim yok sanma bu kadar uzun aranın sebebi sadece bu olamaz değil mi?” diye fısıldadı. “şşşşş kimselere söyleme bu aramızda kalsın senden de bir şey kaçmıyor” dedim “Bize göstermeyecek misin? diye sordu “Belki bir gün ama şimdilik bu deftere yeni sayfalar eklemeye devam edelim”…

 

Çağrı SEFEROĞLU

Read Full Post »

-33-

Kar kül gibi yağıyordu şehre, sanki içimdeki deli benliğimi, ruhumu hayallerim ile tutuşturup, küllerini saçmıştı gökyüzüne. “Çok güzel bir manzara değil mi?” diye sorduğunda “garip diyebildim “bu küller benim kefenim gibiyken koca bir şehrin gelinliği olabiliyor”. Yoldan her geçenin, üzerine basıp geçtiği her kar tanesi küllerimi lekeliyor gibi geliyor” bir tek o küllerin kıymetini bilenlerin dokunuşu iz bırakmıyor gibi. “Neyin var?” diye sordu ihtiyar “Canın sıkkın”. Her zaman yaptığım gibi gülümseyerek elimi pencereden dışarı uzatıyorum. Bir kül tanesinin avucumda eriyip gitmesini izlerken “iyiyim merak etme” diye bildiğim en basit yalan ile cevap veriyorum

 

Kışın yapılabilecek en güzel şeylerden biridir bu bence. Elindeki bir bardak çayın sıcaklığında kendi aklını demlendirerek usul usul yağan karı seyretmek. Sadece seyretmek, bürünebildiğin bir battaniyeye bürünebildiğin kadar kişiliği sığdırıp ve hepsini susturarak seyretmek. Pencere önüne sıralanmış serçelere günaydın diyerek bu manzaranın tadını çıkarabilmek. Bu gelinliği güzel kılan onun eteklerine tutunmuş kartopu oynayanları seyretmek. “Niye sadece seyredip duruyorsun sen de diğerleri gibi yapsana o anın içinde sende olmuyorsun?” diye sordu deli. “O anın içinde olmadığımı nereden biliyorsun? Diye cevap verdim “hem bu sıcacık çay ile sarındığım battaniyeyi henüz bırakmak niyetinde değilim” diye ekledim gülümseyerek. “Belki de kendi küllerinde oynamak zor geliyordur, yangının acısını o yangında yanandan daha iyi kim bilebilir ki” dedi ihtiyar.

 

Haklı olduğu bir taraf vardı ihtiyarın kabul ediyorum. Fakat gerçekten kendi küllerim ile oynayıp, kaybolmak mıydı beni alıkoyan? Ve her şeye seyirci kılan? İşte bundan emin değilim. “Ben biliyorum asıl sebebi” dedi ustam şaşırarak hızla dönüp yüzüne baktım, aslında bakmama gerek yoktu sesinin tonundan anladığını fark etmişim alelacele “şşşşş!!!! bunun bir sır olması gerekiyordu evren ile benim aramda” diye susturmaya çalıştım. “Farkındayım ondan merak etme söylemeyeceğim sırrınıza sadık kalacağım” diye hafif alaycı bir tonla cevap verdi ustam. “Hem sen onu geç bakalım canının sıkkın olduğunu unutturmayı denediğini fark etmedim sanma” diye devam etti. Her zaman ki gibi gözünden kaçmamıştı. Ustamın karşısında oyun oynamaktan her zaman çekinmişimdir. Çünkü kendi oyunumda beni kolaylıkla köşeye sıkıştırabiliyordu. Aslına bakarsan karşısında oyun oynamaya ihtiyaç  duymuyordum.

 

“Yakalandın” dedi deli gülerek “Ama itiraf etmeliyim güzel bir kaçış denemesiydi” “Biliyorum ama pek işe yaramadı sanırsam” dedim. “Zaten beş metrelik kefenden koca şehre gelinlik biçtiğime göre ya çok iyi bir terziyim ya da çok iyi bir hayalperest. Bu ikisinin de kaçma konusunda fazla maharet sahibi olduğunu düşünmüyorum” diye ekledim. “ Bak yine değiştirdin konuyu” diye tekrar yakaladı beni ustam “Neden canın sıkkın?” diye sordu cevabını belki benden daha iyi bilerek. “Boşver” dedim ustama “gel, biz bu önümüzde oynan tiyatronun, bu güzel sahnesini seyre devam edelim”…

 

Çağrı SEFEROĞLU

Read Full Post »

Older Posts »