Feeds:
Posts
Comments

-32-

“Koş koş, bak çiçek açmış” diye uykumdan uyandırdı bu ses. Annem o kadar zamandır baktığı kaktüsün çiçek açmasını görünce heyecanlanmış. Uyku sersemi bir halde gidip bakıyorum gövdesini saksıya yaymış olan kaktüsün dikenleri arasında bembeyaz ufacık bir çiçek var. Babam ile annem kaktüsteki çiçek ile mutlu olurken kenardan onların bu halini izlemek bana düşüyor. Çiçekleri sevmediğimi düşünüyorsan yanılırsın çünkü o sırada delinin sorduğu şu soruya cevap aramakla meşgulüm “Bu mutluluğun sebebi ne?”

 

İhtiyar bu sohbete kendi görüşünü ekleyerek dahil oluyor. “Verdikleri emeğin karşılığını aldıkları içindir belki bu mutluluklarının sebebi”. “Belki de onca dikenin ortasında böyle bir güzelliğin olmasıdır”  diye ekliyor deli. Bilmiyorum belki bilmediğimiz başka bir şey de olabilir. Sebepsiz mutluluklarımız olmamış mıydı daha önce?  dedi ihtiyar. Sayısı her ne kadar fazla olmasa da evet dedim. Ama bir bakıma bu mutluluğun kaynağının bu denli küçük olup etkisinin bu denli büyük olmasıydı beni şaşırtan. “Acaba mutluluğa olan özlemden miydi bu ufacık olayda hissedilenin büyük olması yoksa her şeydeki o ufacık mutluluk parçalarının kıymetinin bilinmesi miydi?” diye sordu deli.

 

Aslında hepimizin hatası bu, geçmişe saplanıp kalışımızın sebebini daha iyi anlamaya başlıyorum. Hepimiz gözümüzün içine batan büyük mutluluklarımıza hapsolmuşuz. Hiç böyle bir sürprizle karşılaşamayacağım, hiç onun gibi birini tanıyamayacağım, hiç böyle eğlenceli günüm olmayacak vb. düşüncelerin pranga vurduğu zihnimiz içinde yaşadığımız anı reddetmeye devam edecektir.” Geçmişin o anında huzuru arayışımız ondan değil mi?” evet dedim deliye, görebildiğimiz zamanın esirleriydik ve bu esareti dayanılır kılan da bu huzur arayışımız oluyordu. ”Kimse fark etmeseydi o koca salonun bir köşesindeki kaktüsün açtığı çiçeğin anlamı olur muydu?”

 

Şüphesiz bu sorunun yanıtı bakış açısında saklı gören kişi açısından bakıldığında bir anlam ifade etmeyeceği açıkça ortada iken, kaktüs için bakarsak onun için anlamı olduğu ortadaydı. Ama aslında hepimiz için çıkarılacak pek çok şeyin olması bütün bakış açılarından daha önemliydi bence. “Size göre nasıl bir anlam çıkıyor” diye sordum deli ile ihtiyara. “Kaktüsün normal döngüsünün bir parçası biz görsek de görmesek de o çiçek açacaktı, kendi takvimi içinde işaretli bir olaydan ibaret” dedi deli senden bu kadar yalın bir cevap beklemiyordum dedim deliye, aklıma ilk gelen buydu dedi. “O kadar dikenin ortasında bir çiçek olması bana daha sembolik geldi. Hayatın bütün zorluklarının ortasındaki küçük güzelliklerin bütün o zorlukları katlanılır kılması gibi” dedi ihtiyar. İkisinin de haklı olduğunu biliyordum ama aradığım cevap bu mu? diye sormadan edemiyordum. Fark etmiş olacak ki ustamın sesi bu sessizliğin içinde yankılanmakta gecikmiyor. “Görmek”

 

Her iki durumda kendi içinde süregelir ancak bunları anlamlandıran şey ona bakan gözlerdir. Dünyanın en güzel sahnesini ortaya sersen onu göremeyen için bu bir şey ifade etmeyecektir. Kaktüs kendi başına çiçek açmaya devam eder, hayatta zorluklar içinde küçük sevinçlerimiz bizimle olmaya devam eder ama hepsini anlamlı kılan tek şey bunları görebilmektir. Büyük sevinçler ararken geçmişin esaretine düşebilirsin veya bu arayışta küçük sevinçleri göz ardı etmeden hür olarak yola devam edebilirsin bu sadece tek bir seçimle gerçekleşebilir o da “görmek” dedi ustam. “Peki her şeye rağmen göremiyorsak?” “Kendi acılarında, üzüntülerinde boğulanlar ancak göremez. Onun dışında ufak bir gayret ile görebilirsin. Ama boğuluyorsan artık kendi gücüne kalmıştır işin, çırpınıp kendini kurtarabilir ya da bırakıp dibi boylayabilirsin”

 

“Peki ya ben?” diye soruyorum ustama “Sen o denizin üzerinde sırt üstü yatıyorsun, çırpınmadan ve dibe batmadan orada durabilmenin tek yoludur bu. Ama hemen sevinme çünkü kulakların o denizin içinde kaldığı için sana söylenileni duymuyorsun ne kurtulmak için çaba ne de dibe batış senin ki arada kafanı kaldırdığında gördüklerin dışında sende her insan gibisin” bende herkes gibiysem o zaman bendeki çaban niye? Diye soruyorum ustama cevabından korkarak. Ustam omzuma dokunarak “Zamanı gelince anlayacaksın”….

 

Çağrı SEFEROĞLU

-31-

“Böyle bir yere sahip olduğunu bilmiyordum daha önce niye gelmedik?” diye sordu deli. Bir yıkıntının üzerinden sendeleyerek geçerken. Yıkık, dökük harabe bir şehirdeydik. Yerden bir tuğla aldı ihtiyar, titreyen ellerinin bütün güçsüzlüğü ile sıktığında tuğlanın tuzla buz olmasını görmek onu şaşırtmıştı. Bu kadar kırılgan olmasını beklemiyordu besbelli. Devrilmiş bir kalas parçasının üzerine oturuyorum omuzlarım biraz daha çökmüş olarak. Kafamı yerden ayırmıyorum daha doğrusu ayıramıyorum çünkü gördüğüm bu manzara içimdeki bu şehir bana acı vermekten başka hiçbir işe yaramıyordu.

 

“Peki burası neresi?” diye sordu deli. “Burası insanlığın yaşadığı yer” dedi ustam, “çağlar boyunca insanlığın ne kadar çığırından çıktığı, olması gerektiği yerden ne kadar uzaklaştığını görebildiğin yer” diye devam etti. Zamanın eli değildi burayı bu kadar harabe kılan, insanlığını unutan herkesin burada bir payı vardı. Her biri elinde bir balyoz ile bu duvarlara saldırıyordu. Sokağa atılmış her çocuk, eziyet gören her canlının sesi burada biraz daha yıkıma sebep oluyordu. Bir balyoz sesi daha yankılanıyor biz bunları konuşurken. İhtiyar “ sanırım bir kişi daha çıktığı insanlığının izlerini buraya kazımaya başladı” dedi. Maalesef dedim, sanki o balyozun darbesini gövdeme almış gibi sesim boğularak. Maalesef

 

Ustamla yüz yüze gelmek istemediğim anlardan biriydi bu, çünkü biliyordum yüzündeki gölgeler daha da koyulaşmış gözlerinde nefretin kıvılcımları içindeki büyük yangının aynası haline gelmişti. Bu yerde, bu yıkıntıların ortasında kendi içindeki cehennemin onu ne hale getirdiğini biliyordum. Bu yer onu o kadar etkiliyordu ki onu o labirentin içindeki hapsine götürmek zorunda kalmıştım. Şimdi tekrar aynı korku ile yüzleşiyordum ustamın tekrar o hale gelmesini istemiyordum. Garip olan buraya gelmeyi ustam istedi tekrar kaçırdığı zamanın izlerini sürüyordu, uzunca bir süre zihnimin ve yüreğimin dehlizlerinde dolaşmıştı. Bir nevi bendeki değişimi takip ediyordu. “Kendini topla” dedi ustam. Kendimi nasıl sıkıyorsam kollarımı kavuşturmuş oturduğum yerde sallanıyordum. “Kendini topla” diye tekrarladı ustam. O zaman dumanı fark ettim ayaklarımın altında bir duman vardı simsiyah sanki karanlığın kendi vücut bulmuş gibi yavaş yavaş yayılıyordu. İşte, yeniden gerçekleşiyordu ustamı tekrar kaybedeceğimden korkarak yüzüne baktım. Dumanın üzerinde ufak kıvılcımlar uçuşuyordu sanki ufak ufak bir şeyler bu dumanın içinde kül bırakmadan yanıyor gibiydi. Ustamın yüzüne bakınca fark ettim. Yanan ustam değildi, bendim…

 

“Kendini topla” dedi tekrar ustam kara dumanın ortasında nefes almaya çalışıyordum, ciğerlerim acıyordu. Delinin gözlerinde korku ile karışık bir merak belirdi “Şimdi artık kendini mi hapsetmen gerekiyor?” diye sordu. Haklıydı içimdeki nefret beni tanımlar olmuştu artık karanlığın kendisi bendim. Bu halimle en doğrusu kendimi hapsetmekti. Duygusuz bir maske takıp ortalıkta öyle dolaşacaktım ben olan her şeyi en derine atarak. Bir parça daha herkese uzak ama en çok kendime uzak olacaktım. Bu düşüncelerimi duymuş gibi “Bunun işe yarayacağını mı düşünüyorsun” Diye sordu. Faydası yok belki ancak bu şekilde öfkemi dindirebilirim diye düşünüyorum dedim. “Eğer bu işe yarasaydı bende işe yarardı” dedi ustam. “O kadar zaman orada kalmak bir şeyi öğretti ne kadar garip ki bunu beni oradan çıkarttığında öğrenmiş olmam” “Nedir o öğrendiğin?” diye sordu deli lafı ağzımdan alarak. “Kabul etmek” “ Beni kabul ettiğinde fark ettim. Karanlığı kabul ettiğinde içindeki aydınlığı da kabul etmiş olacaksın o zaman hangisinin ağır basacağına karar verebilirsin, kenardan istediğin kadar izle bu savaşın içinde yer almadıktan sonra asla kendin olamayacaksın ve galip kim olursa olsun onun hakimiyetinde olacaksın” dedi

 

“Şimdi bu savaş meydanına adım atman gerek karanlığı alt ettiğin gibi aydınlığa da tamamen teslim olmaman gerek. Aydınlığa teslimiyet bazen her şeyi tozpembe bir hale getirir ve gerçekleri göz ardı etmene sebep olabilir. En doğrusu ikisi içindeki dengeyi senin sağlaman. Onların dengeyi bulmasına izin vererek değil. Bu denge içinde söz sahibi olarak. Böylece ikisinin gücünden de faydalanabilirsin” dedi ustam. “Bırak yangın seni küle çevirsin belki bu şekilde yeniden doğabilirsin” diye ekledi ihtiyar. Dumanların azaldığını fark ediyorum içimdeki bu nefret yangının yanmasına izin verdikten sonra.

 

Usulca ayaklanıyoruz “Bu dersi almam gerekiyormuş” diyorum sessizce. Hepimizin alması gerek diyor ustam. “Bu bina ne?” diye soruyor deli coşkuyla o yıkık şehrin ortasındaki el değmemiş sapasağlam tek binayı işaret ederek. “Umut” diyor ustam “O henüz doğmamış ve bu dünyaya yeni gelmiş insanların binası, henüz kirlenmemiş ve insanlığın erdemlerinden vazgeçmemiş insanların binası” “ O yıkılmayacak mı peki?” “Hayır insanlar doğmaya devam ettikçe her yeni doğan için bir umut olacak, her yeni doğan içinde hala insanlığın erdemlerinin yeşereceği bir dünya var oldukça o bina yıkılmadan duracak ve bu da bizim umudumuz ve aydınlık noktamız olmaya devam edecek”….

 

Çağrı SEFEROĞLU

-30-

“Fark ettin mi?” diye sordu deli, yüzümüze vuran rüzgârı kastederek. Evet, ettim mevsim değişiyor. Rüzgârın taşıdığı hafif hüzün, kendine has serinliği kendini hemen belli ediyordu. Güneş ne kadar yakmaya çalışırsa çalışsın, artık dermanı tükenmiş bir gezgin gibi gücünü yavaş yavaş kaybediyordu. Dünyanın diğer yarısında konaklayacak ve bir sonraki yaza kadar gücünü toplamayı başaracaktı. Şimdi artık o sıcağın yerine bütün güzelliği ile yani bir misafir geliyordu. “Hoş geldin sonbahar” diye mırıldandım. Daha önce söyledim mi hatırlamıyorum ama ben bu sonbaharı çok seviyorum.

 

Valizlerini toplayan sarıdan kırmızıya kadar olan renklerdeki yaprakların yolculuklarının başlangıcıdır bu mevsim. Öyle ki, bu yolculuk toprağa düşme ile başlar ve ağacın bedeninden tekrar doğacakları dalların ucunda biter. O sebeple hüzün ile birlikte yenilenmenin de mevsimidir sonbahar.”Peki sen hangisini daha çok seviyorsun hüznü mü yoksa bu yenilenmeyi mi?” diye sordu deli. Yıllar önce sorsaydın cevabım kesinlikle hüzün olurdu. Ama şimdi içerdiği her şey ile sevmeyi öğrendim.

 

“Sen hüzünlenmeyi, acı çekmeyi seviyorsun bunu inkar etme” dedi ustam. Haklısın ama bir seferinde sen bana dememiş miydin? “Üzülebilmek seni insanlaştırır, değer verdiğin şeylerin olduğunu gösterir. Ve hala gözyaşı dökebilen bir kalbinin olduğunu bu şekilde diğer her canlıdan sıyrıldığını hissedebilirsin” diye.”Evet demiştim ama devamı da var sadece o noktayı esas olarak almaman gerekir.” “Bu sıyrılış seni hafifletmelidir, taşıdığın yükten, kalbine bağlı zincirlerden kurtarmalı. Eğer bu hüzün senin kimliğin olursa artık kendini yukarıda değil keder dolu bir kuyunun dibinde bulursun” “Kısacası hüzün olmalı ama gerektiği kadar”

 

Acaba dersimi alamadım mı? Diye düşünmeye başlıyorum. Her sonbahar yaptığım gibi, bu mevsimi güzel kılan şeylerden biri de bu bence. Geçip giden her şeyi düşündürebilmesi ve deliye “acaba biz olduk mu?” diye sordurabilmesi. Durgun suya sararmış bir yaprak düşer ve oradaki görüntümüzü yani oradaki bizi bulandırır. İşte böyledir bu mevsim o zamana kadar bende duran her şeyin ortasına böyle düşer. Eskiden bunun sadece hüzünden ibaret olduğunu zannederdim. Artık görüyorum ki bu beni yeni bir bahara hazırlamakta ve hüznü de kendine kıyafet olarak biçmekte. Başka bir deyişle sonbahar bende kimliğini kazanırken bende kendimi onda bulmaktayım.

 

Ve sahne sırasına geliyor deliye dönüp koltuğu ona bırakmak isterken deli “şimdiye kadar zaten bir tiyatronun oyuncuları değilmişiz gibi tekrar niye sahne kurayım?” diye soruyor. Anlıyorum ki bir dostumun, kardeşimin sözleri yerini bulmuş. “Zaten kurulu bir dekorun oyuncularıyken ve bu tiyatroda kendimizi izlerken, aynı dekorun yerini değiştirmek neden?” diye soruyor deli. Haklısın o zaman kendimiz oynayıp kendimiz seyretmeye devam edelim ve artık koltuğumuzu herkesin kendi içindeki delisine bırakalım…

 

Çağrı SEFEROĞLU

-29-

Gecenin bir vakti balkonun kenarında seyrine daldığım şehir çoktan uykusuna dalmış. Ne kadar zaman geçti bilmiyorum ama düşüncelerim çoktan şehri yarılamış kalan yarısını da adım adım, sokak sokak tüketmeye başlamış. Sandalyesinde sızmış ihtiyarın üzerini örtüyorum usulca. Delinin yorganını düzeltiyorum. Durgun bir suya atılmış taş gibi gecede ve zihnimde yankılanmaya başlıyor o güzel şarkının sözleri. Kelimeler indikçe biraz daha gecenin içine çekiliyorum.

 

“Nasılsın?” diye bir el dokunuyor omzuma. Kafamı çevirip baktığımda ustamı görüyorum. Bu basit soruya ne kadar ihtiyacım olduğunu fark ediyorum. Soru ne kadar basit olursa olsun kelime ne kadar yalın olursa olsun içinde bulunduğum anda belki duymaya en çok ihtiyacım olan kelime bu diye geçiyor içimden. “iyiyim” diye yalan söylüyorum her zamanki gibi. Yalanımı bildiğinden “Madem iyisin o zaman o elindeki makasla kırpıp durduğun ne peki?” diye soruyor ustam. Bu sorudan kaçmak için gözlerim yıldızları kovalamaya başlıyor. Aslında cevabını bildiği soruları soruyordu, kaçışımı izlemek için. Bir parça hüzün daha alıyorum ve parçalamaya başlıyorum. Kesip kırptığım bu ufak parçaları daha sonra birleştirip güler yüzlü bir maske yapmada kullanacağımı tabi ki de biliyordu. O yüzden ses çıkarmadan kenardan izlemeye devam etti.

 

“Neden hala bu maskeleri takıyorsun?” diye sordu birden deli belli ki uykusundan uyandırmıştık onu. Bilmiyorum belki gerçekten en düşünüp ne hissettiğimi gösterince güçsüz olacağımı düşündüğümden belki de sadece kendimle olan savaşımdan. Yüzüme bakanlara bir manzara resmi yerleştirip arkada savaş alanının tahribatını göstermek istemediğim içindir belki. “Ya da kendine olan nefretinden, güçsüzlüğüne, yapamadıklarına veya insanları kendinden uzaklaştırmak için olmasın o maskeler? Sınırlar çizmek için kendinle olan savaşından uzak tutmaktansa içindeki yaralanabilecek parçayı korumak için” diye araya giriyor ustam ondan bir şey kaçmayacağını bildiğim için yalanlamak gibi bir girişimde bulunmuyorum.

 

“Peki hüzünler bittiğinde ne ile yapacaksın maskeleri?” diye soruyor bu sefer deli. “O her zaman üzülecek bir şey bulur diyor ihtiyar gülümseyerek” belli ki onu da uyandırmışız. Şakasının altındaki gerçek payı herkesçe bilindiğinden kimse için fazla bir söz kalmıyor. Aslında, sadece hüzünler yok bu maskenin içinde içerilerde o mahalle arasındaki oyunlara alınmayan ufaklığın kenardan ince ince işleyip attığı çekirdek kabukları da var. Bu dünyanın kirli oyunlarına alınmamış o ufaklık belki de korumaya çalıştığım. Ve o da her şeydeki garipliklere gülüp attığı çekirdek kabuklarını kullanmamı istiyor bu maskelerde, kendinden bir parça dışarıdaki kocaman dünyaya bakan.

 

Madem ki herkesler uyandı o zaman koltuğu deliye bırakarak sahnesini kurmanın zamanı geldi diye düşünüyorum ben biraz daha hüzün kırparken o da senin için sahneyi hazırlıyor. Kırmızı parlak kumaştan perdelerle örtülmüş bir odanın içerisinde sahne yavaş yavaş aydınlanmaya başlıyor. Odanın ortasında biraz büyükçe bir aynanın önünde oturmuş birisi var. Odanın cehennem kırmızılığına tezat bir şekilde bembeyaz bir yüzü olan birisi. Aynaya bakıp dururken seni yanına çağırıyor. Yanına gittiğinde senden yüzündeki maskeyi çıkarmanı istiyor. Maskeyi çıkardığında korkudan irkilip elindeki maskeyi düşürüyorsun. Çünkü karşındaki kişinin yüzü yok. Korkan kalbinin atışları dindiğinde bu sefer karşındaki kişi senden kendisine bir yüz çizmeni istiyor. İşte burada senin soruların geliyor. “Çıkardığın maske nasıl bir maskeydi?”, “Yüzünün olmadığını gördüğünde korku ile birlikte ne hissettiğin”, “Bu korkuyu yenmen ne kadar zamanını aldı?” ve söyle “O kişiye çizdiğin yüz kimin ve nasıl olurdu?”

 

Çağrı SEFEROĞLU

-28-

Kapının çelik gövdesinden yankılanan kilidin sesi ile irkiliyorum. O ana kadar yaptığım yolculuğun üzerimdeki zincirlerinin dökülmesi gibi bir hafifleme ile boşluk duygusu kaplıyordu beni. Açılan kapıdan attığım ilk adım beni zamanın şimdiki ucundan çok uzak olmayan başka bir parçasına götürmeye yetmişti. “Zamanın kokusu dediğin bu mu?” diye sordu deli. Evet, bu koku eski bir kitabı araladığında, yıllarca açılmadan, kendisini ilk açanın gözlerini beklerken biriktirdiği kokuya benzer, sayfaları her çevirdiğinde seni kendi zamanına götürmeyi başarmasının sırrı bunda saklıdır dedim.

 

Yürüdüğüm o eski koridordan geçerken ellerim duvarın tozuna benden yeni izleri eklemekle meşguldü. Usulca odama doğru ilerliyordum aradan geçen zamanın hatıralarımda tekrar tekrar canlanışını izleyerek. Odama geldiğimde her şey yerli yerinde beni bekliyordu. Garip bir duygudur bu “ev” denilen duygu sana güven verir. Oraya adımını attığın andan itibaren üzerindeki her şeyi atıverirsin, yüzündeki maskeleri de. Birini gerçekten sevdiğinde de bu duyguyu hissedersin o kişinin yanında olduğu her an bu ev duygusu kaplar benliğini çünkü artık kalbin kendine atacak ikinci bir ev bulmuştur.

 

Koridordaki adımlarım beni odama götürmekte gecikmemişti. Kapısını araladığımda kafamdaki aklara rağmen okuldan gelince çantasını yere fırlatan kişiye dönüşmüştüm. Salakça bir gülümseme yerleşmişti bana o odaya girince. Yeniden o mandolin çalan çocuk olmuştum birden. Yarım yamalak notalarını bildiği parçaları canı sıkıldıkça çalmaya çalışan o çocuk. Gözlerim kitaplığıma takılıyor oradaki her kitabın bir kahramanı da bendim diye geçirdim içimden. Her zaman başrol olmasa da bazen kıyıda köşede kalmış bir figüran olduğum o kitaplar. Bir başka kısımda ise yıllarca biriktirdiğim dergiler yer alıyor. Kimisinde bir önceki ayda gerçekleşen güneş tutulması anlatılırken, bir başkasında genetik kopyalama ile ilgili bilgiler veriliyor, Dolly’nin yeni meşhur olduğu zamanlar. O dergilere bakarken onların tarihlere göre değil delinin sorularına göre dizilmiş olduğunu tekrar görüyorum. Öyle ki tekrar bir tanesine göz gezdirmeye kalksam bütün hepsinin sırası tekrar değişecek biliyorum çünkü okurken her seferinde başka bir soru ile beni başka bir tanesini almaya yönelteceği için düzgün bir sırada değil hiçbiri. “Aslında bana göre düzenliler, düzgün olması için tek şart tarih sıralaması olamaz değil mi?” diye ekliyor deli. Haklısın bazen düzen için herkesin bakış açısı ile aynı bakış açsının yakalanması gerekmez. Kendi düzenini de yaratabilir insan.

 

Yatağıma oturup pencereden dışarıya bakıyorum, o eski görüntüye eklenmiş yeni birkaç bina dışında pek bir değişiklik olmamış. Belki baktığım sokaklar artık başka çocukların oyun alanı oldu ama hala bir yerlerde gezinen bir benin olduğunu fark ediyorum. Yastığa kafamı koyduğumda ise yıllarca ya dünyayı kurtardığım ya da en saçma sorulara cevap aradığım o yerle göz göze geliyorum “odamın tavanı” ile. Bu karşılaşmadan sonra hayırsız birkaç damla yaşla birlikte uykuya dalıyorum, belki yine o daha neşeli ve kaygıları daha az olan o çocuk olarak tekrar uyanırım diye.

Zaman yapacağını yine yapıp ayrılığı getirdiğinde evin kapısından içeri bir kere daha bakıyorum. Kapı usulca kapanırken fark ediyorum ki bu eve, bu şehre ne olursa olsun, zihnimin bir köşesinde o koridorlarda dolaşan, o sokakları dolaşan, sıkıldığında yarım yamalak notalarla şarkılar çalmaya çalışan mandolinli çocuk hep bir yerlerde olacaktı.

 

Beklediğin sahnenin sırası geliyor sonunda. Deli senin için koltuğuna kuruluyor. “Senin ev duygusunu hissettiği yer ya da kişi kim?” bu soru ile o yere ya da kişiye gitmeni söylüyor sadece. Senin içindeki o mandolinli çocuğun elinden tutup sokaklarda dolaşmanı istiyor.

 

Çağrı SEFEROĞLU

-27-

Yine ufka, geceye gömülmüş seheri çıkarttığım bir zamandayım. Bilmiyorum belki yaşadığımı en çok hissettiğim vakit olduğu için günün bu saatini seviyorum. “İlk biz güneşi karşıladığımız, o güne uyanmış ilk çiçeğin kokusunu biz aldığımız, henüz araçların sesleri arasında kaybolmamış günün ilk cıvıltılarını duyduğumuz için olmasın?” diyerek yanımda beliriyor deli. Haklıydı belki de hırsların, yozlaşmaların kararttığı gözlerin uyuduğu ve kirletmediği bir günü ilk kez karşılamaktı beni mutlu eden. İlla o saatte ayakta olacağım diye bir zorlamam olmadı henüz. Arada bir o saatte uyanabilmenin değeri, zorla sürekli o saatte ayakta olmaktan daha kıymetli bence.

“Belki de kaybettiğin umutların ışığını yeniden dirilttiği için seviyorsundur” diye devam etti deli. “Gecenin sabaha yavaş yavaş dönüşü bitmez diye düşündüğün her şeyin bitebileceği ve bunun bazen düşündüğünden daha kolay olduğunu gördüğün için, sana aynı anda hem hüznü hem de sevinci yaşatabildiği için de seviyorsundur” diye ekledi ihtiyar. O an ikisinin de bu anı benim gibi sevdiğini fark ettim. Farklı nedenlerimiz de olsa sevdiğimiz şey ortaktı.

Sevdiğiniz bir yerden, birinden ayrılma zamanınız gelmiştir veya bitmesini istemediğiniz bir şeyler bitmiştir. Böyle bir zamanda bu ana denk gelirseniz güneşin o ufuktan doğmasını istemezsiniz içiniz de hafif bir burukluk vardır. Yıldızlarla örülü sarındığınız örtünün üzerinizden çekilmesini istemez ve durmasını bilmeyen zamandan size bir kıyak yapmasını istersiniz. İnadında yapmaz bilirim. O güneş sanki yüreğinizden doğar. Ufukta yükseldikçe sanki yüreğinizde kendi kadar bir boşluk oluşturur. Sabahın serinliği üzerinizden çekilirken artık soğuktan değil yavaş yavaş ısınmaktan ürperirsiniz. Böyle bir vedanız ya da bitişiniz oldu mu? Olmadıysa çok hoşunuza giden filmin o “son” yazan sahnesinin perde de asılı kaldığı zamana benzer bu an, “kalkıp gitmeyi istemediğiniz halde artık salondan çıkmanız gerekir.”

Sevdiğiniz yer, kişi sizi beklemekte veya yeni bir başlangıcın eşiğinde de denk gelebilirsiniz bu ana. O zaman da tam aksine zaman denen bilge ihtiyarı koşması için çekiştirirken bulursunuz kendinizi. İçinizdeki sevinç seslerinin yıldızlarla örülü o örtüyü üzerinizden atışını izlersiniz bu sefer. Artan aydınlığın her zerresi kalbinize doldukça yüzünüze davetsizce yerleşen gülümseyiş ısınan her hücreniz ile biraz daha artmaya başlar. Artık sizi bekleyen ya da sizin beklediğiniz ne varsa ona da bu heyecanı bulaştırmak için sabırsızlanmaya başlarsınız. Böyle bir başlangıcınız oldu mu peki? Olmadıysa biraz geçmişe gidip yaz tatilinden hemen önceki karne gününüzü hatırlayın derim tabi çok güzel bir karnenizin bulunduğu bir tane seçmeniz gerek.

“Bir dakika sahneleri ben düzenleyecektim hani?” diye atlıyor deli. Tamam o zaman sahneler benden sorular senden olsun diyorum. Canı biraz sıkılarak deli sana bu iki sahne için sorularını gönderiyor. “Hangi sahne senin sahnen?” “Veda olan mı yoksa başlangıç olan mı?” “Bu sahnede senin fonunda hangi şarkı ve kim sana eşlik ederdi?”ve söyle “Değiştirme şansın olsaydı kendi sahnende neyi niye değiştirirdin?”

Çağrı SEFEROĞLU

-26-

Mucizelere inanır mısınız? Ben mucizelere pek inanmam belki hayatımda çok büyük ya da küçük mucizeler olmadığı içindir. Ama bugün tanık olduğum bir mucize ile insan hayatının, aslında bu mucize adındaki küçük haylazın zillerinize basması ile de bambaşka bir hal alabiliyor. Hangi değişimin sizi kapıyı açtığınızda bulması ise bambaşka bir şey. Bunlardan en kuvvetlisi ise sadece üç harften oluşuyor. Seslendirsen belki de o kadar kuvvetli olmayan bir kelimenin insanın benliğinde yankısı çok güçlü olabiliyor. Bu kelimeyi bildiğinizi biliyorum bu sihirli kelime aşk’tır.

Aslında bu kelimenin çok kullanılması içini boşaltıyor gibi geliyordu. İtina ile artık daha fazla bahsetmemem gerek diye kalemimin bu kelimenin arasından başka sokaklara gitmesini düşünürken ister istemez bu kelimenin kapımı çalması ile yerimden sıçrıyorum. Bu çalışın yankıları nedir? Nelerdir? Anlatması en güç olan şey bu aslında bir anda olan bir olayın sonuçlarını çok rahat söyleyebilirken o olayın nasıl meydana geldiğini, o haylaz çocuğun kapıya nasıl uzanıp da o zile ufacık boyuna aldırmadan basabildiğini kapı ardındayken görmek çok güç bir iştir. Zamanı ne kadar yavaşlatırsan yavaşlat ve o sahneyi ne kadar izlersen izle o zilin çalınışı, kapının açılışı anında neler olup bittiğini dışarıdan gören gözler için bile hızlı olabilmektedir.

Kapının açılışından sonra ise yapacağı tabloya ışığın nereden geleceğinin tereddüdünü yaşayan bir ressamın kararsızlığını görmek çok güzel oluyor. O zaman karanlığın içine nereden geldiğini bilemediği bu ışığın şaşkınlığı ve bu ışıkla ne yapacağını bilememenin getirdiği o durum. Mucize bunun neresinde diye düşünebilirsiniz. Burada mucizeyi bu anın dekorunda aramak hatasına düşmüşsünüzdür. Mucize bu anın dekorunda değil bu anın ta kendisidir. O mucize aslında bu haylaza kapıyı açan kişinin aslında hayatına bambaşka kapıları açmasındadır. Dedim ya ne kadar yavaşlatırsanız yavaşlatın o anda kaç kapının birden açıldığını göremeyeceksiniz.

Bu olaya kaç kere tanık olduğumu bilmiyorum. Aslında bambaşka harflerle anlaşmışken kendimi bu sayfayı yazarken buluyorum. Olmaz denilen bir değişimi görmenin sonucu olsa gerek. Belki acemi bir mimarın yapacağını yapması gibi bir bünyeyi yıkıp onu yeniden inşa etmesi bu değişimin tamamen olması çok zor çünkü bu mimarın kullandığı malzeme bir önceki bina ile aynı. Daha önce aslında aşkın karşındakini değiştirme kaygısı olmadan yaşandığını söylemiştim buradaki değişim kişilerin birbirini değiştirmesi değil bir duygunun açtığı kapıların farkına varan insanın yaşadığı değişimden bahsediyorum.

Farkındayım deli, ihtiyar ve ustam olmadan bu satırlar çok fazla eğlenceli olmayabiliyor. Şu anda onların başka şeyleri konuşmasını fırsat bilerek onlardan gizliden yazdığım bir yazı oldu. Deli fark ettiğinde kızacak ama onun koltuğuna kurularak senin için sahneyi oluşturmaya başlıyorum. Perdeler açıldığında, sahnede eski moda bir koltukta oturan birisini aydınlatmaya başlıyor sahne ışıkları. Koltuk mu ondan yorgun, bu kişi mi yorgun belli değil, belki de ikisi aynı yorgunluğun ortasında kalakalmış birer gezgin. Sahnenin siyahları ile beyazları birbiri içinde kaybolurken kapının aniden çalışı ile bütün sahnenin rengi değişiyor.  Şimdi bu sahnenin sorularına geldi sıra “Kapıya doğru yönelen kişin yüzünde nasıl bir ifade vardı?”, “Kapıyı açtığında ne ile karşılaşacağını bekliyorsun?” ve söyle “Sen kapında hangi haylazı görmeyi bekliyorsun ve beklediğin haylaz o kapıyı çaldığında açmakta tereddüt eder misin?”

Çağrı SEFEROĞLU