Feeds:
Posts
Comments

Posts Tagged ‘yalnızlık’

Okuduğu kitabın sayfalarında kaybolmak istiyordu sadece, bir hikayenin sırtına atlayıp oradan bilmediği bir kapıyı aralayıp, tanımadığı ve tanınmadığı bir dünyada yol almak istiyordu. Hafif sarıya çalan sayfaların kokusunu derin bir nefesle içine çekti. Bu koku onda hep bir düş perdesinin aralanması etkisi yaratıyordu. Hayal ile kurulmuş bir tiyatronun yüreğindeki simsiyah boşluğun ortasında bir ışık yakıp perdeyi aydınlatmasını. Öyle aydınlatmalıydı ki o sahnede yer alan her ne ise hangi oyunun parçası ise gölgelerden arınmalıydı.

 

Gıcırdayan sandalyesinden doğruldu. Pencereye doğru gitti. Ahşap zemin her adımında üzerinde gezinen bu tanıdık kişinin sessiz acısına ses veriyordu. Pencereye yanaştı, biraz kirlenmiş sisli camların ardındaki akıp giden hayata baktı. Siyah beyaz filmlere benziyordu. Oynayan herkes başroldeydi ve her film senaryosu o yoldan geçiyordu. Cama yansıyan siluetler o eski film makarasının can verdiği karakterlere dönmüştü. Belli belirsiz yüzlerinde ortaya çıkıp kaybolan lekeleri belki taşıdıkları rol icabıydı, belki bir göz yanılgısı, belki de hakikaten de kalplerindeki kirlenmişliğin birer yansımasıydı.

 

Acı çeken gıcırdayan ahşapta birkaç adımlık iz daha bırakarak kapıya yöneldi. Dükkanını havalandırmak için kapıyı açtı. Açık kapının çerçevesinde omzuna bir yer bularak yaslandı. Az önceki sisli sinemanın daha net halini görmek istiyordu. Geçip giden herkese baktı yüzlerindeki ifadeleri inceledi. Hepsi oynaması gereken role kendini kaptırmıştı. Sırtlarında yüklendikleri dünyanın ağırlığını gizledikleri makyajları, maskeleri birer dekordan ibaretti. Günün bitiminde hepsi bu dekordan sıyrılacak, ertesi gün rolleri başlayana kadar kendi olabildikleri tek zamana, rüyalarına uyanacaklardı. Bütün yüzler başkalarının filminde figüran kendi filmlerinde ise başroldeydi. Belki bunun bilinciydi sırtlarındaki dünyayı ağırlaştıran belki de sebebi buydu birbirilerinin yüzüne bakmaktan alıkoyan.

 

Kendi hayatını düşündü ve figüran olduğu diğer hayatları. En çok canını yakan sevdiği kadının hayatında da bir figüran olduğunu anlamasıydı. En çok bu üzmüştü, hayatın gerçeklerinden biriydi bu, aşk dediğin iki kişilik bir filmdi ancak sevilmediğini anladığında bu sokaktakilerden bir farkın kalmıyordu.  Ve senin o hayattaki son perden senin istediğinden farklı olarak karşındakinin anlamadığı, anlamak istemediği o üç harfli kelime ile bitiyordu. Ondan sonra onun hayatında ancak kendinin duyabildiği monologlardan ibaret oluyordun.

 

Derince bir iç çekti. Düşüncelerinde zaman daha yavaş ilerliyor gibiydi. İçinde taşıdıklarının ağırlığı zamanı yavaşlatıyor. Umuda dair ışık kırıntılarını bile yutuyordu. Kendine geldiğinde güneş çoktan yolculuğunu tamamlamıştı. Kavrulan kaldırımlara baktı sanki gölgeler akşamın serinliği gelmeden düşmek istemiyor gibi geldi. Dükkanına döndü. Güneşten arta kalan birkaç parça ışık hava asılı kalmış onu bekliyor gibiydi. Kapıyı kapadı. Masada duran kitaba gözleri takıldı. Kapağı kaldırdı ona yazdığı nota gözleri takıldı.

 

“Bazen sadece kelimeler olur yanı başında, yanında kalan dostlarındır. Konuşursun yalnız kalmamak için, konuşursun sessizce kendinle. Bilirsin ki susmak yalnızlıktır. Daha doğrusu yalnızlığın yalın hali. Gülme yalnızlığında halleri vardır. Sen hali, ben hali, yalın hali… Ama hangi cümlede kullanılırsa kullanılsın daima senin sıfatın, senin yüzün olur, seni tamlar. Sen olmadığı halde senin yerine kullanılır. Zaten senin olmadığın her cümle başlı başına bir yalnızlıktır.”

 

Ona yazdığı bu satırlar bir figüranın monoloğunda yitip gitmişti. Pırıltılı başrolünde önemsiz bir dekor olarak kalacaktı. Kitabın kapağını kapattı. Yüzüne acı bir gülümseme yerleşti. Hiçbir kitap, hiçbir senaryo kapağı açılmadan kıymeti bilinmeyecekti. Perdeler farklı günlere açılacak, ışıklar, dekorlar farklı sahnelere açılacaktı. Nice insan onun filminde rol alsa da hiçbiri bu figüranın ona anlatabildiklerini anlatamayacak ve hiçbiri onu onun kadar sevemeyecekti…

 

Çağrı SEFEROĞLU

Advertisements

Read Full Post »

-4-

Canımı hem acıtıp hem de beni rahatlatabilen az duygulardan biridir yalnızlık. Canın neden yanıyor? diye soruyor içimdeki deli birden, yoksa bizim kalabalığımız yetmiyor mu? Pek çok konuda evet ama bazen insan başka sesler de arıyor. Başka delileri dinlemek istiyor onların farklı hikayeleri ile gittiği yolları dinlemek istiyor.

Yalnızlıktan kurtulmak sadece kalabalığa karışmakla olmuyor. “Etrafın insan dolu olabilir ama kafanın içinde yalnızsan her yerde yalnızsındır” diye ekliyor ihtiyar. O an başka bir şeyi fark ediyorum. Bu durumda olan tek ben değilim! yolda, minibüste veya gittiğiniz markette bu tür insanlara rastladığımı fark ediyorum. Yalnızlıkta bile yalnız olamadığımın ironisi ile gülümsüyorum.

Sizin hiç başınıza gelmedi mi? Bir kalabalık ortamdasınızdır mekan insan dolu ama onlar sizi şimdilik ilgilendirmiyor. Masada bulunan kişiler sizin tanıdığınız ve tanımadığınız insanlardan oluşuyor. Ortalama bir kalabalıkta bulunan ne varsa masadaki menüde var. Çiftler var, tekler var, dertlisi var, kurtlusu var… var da var. Bir an herkesi dışarıdan izlemeye başlıyorsunuz sevgililer birbirine kur yapıp kikirderken, dertli olanlar en yakınına oturan kişiye içini dökmekle meşgul, kurtlular desen onlar müzikle birlikte ortadan kaybolup geri gelebilme yeteneği ile oturanlara yaptığı dürtmelerle kendini hissettiriyor. Fark ediyorum ki masada yalnız kalmışım bu anda içimdeki deli beni dürtüyor “burada ne işin var senin?”. Gülmemek için kendimi tutuyorum zira yalnızlıktan çıkıp gelmişken birden kendimi kalabalığın ortasında tek buluyorum. Kalabalık ne kadar büyükse o kadar şaşkın hissederim kendimi. Çünkü tanımadığım insanların sayısı da o kadar artmış oluyor.

Şimdi dışarıdaki insanlara gözüm takılmaya başlıyor. Aslında bizim masa tek değil başka örnekleri de yan masalarda görüyorum. Tam bu durum normalmiş gibi görünürken bir eksiklik gözüme çarpıyor. Diğer masaların tek kalmışı yani “ben”i eksik. Abartıyor muyum diye düşünürken ihtiyarın sesi geliyor kulağıma. ”Kapattığın gözünü aç ve bakmadığın gibi bak o gözlerle” ve gözlerimi çevirip baktığımda maskeler düşmeye başlıyor. İşte o zaman gördüğüm, sadece masadakiler değil bütün şehir aynı kazanın içindeyiz, hepimiz farklı bir tattayız ama aynı ateşte pişiyoruz. Anlayacağınız aslında hepimiz kendi kafamızın içinde yalnızız.

Ya rahatlama? Yalnızlık değil aslında rahatlatan, olduğu gibiden ziyade olmasını istediğim gibi dünyayı görebildiğim zaman olduğu için rahatlıyorum. O zaman hayallerime geçiş izni çıkıyor ve yine o zaman deli, ihtiyar ve ben aynı düşü görebiliyoruz. Düşlere saplanıp kalma değil bu gerçekliğin dünyasında dinlenmek için bir liman sadece. Her şeyin masumiyetini kaybetmediği an, dünyanın henüz daha da kirlenmediği ümidini yaşatabilmek için bir an. Bir savaşın ardından yaralarımı sarabildiğim ve yenisine hazırlanabildiğim bir an olduğu için rahatlıyorum bu yalnızlıkta.

Beklenen sahnenin sırası geldi. İşte burada deli, yönetmen koltuğuna kuruluyor ve bizim için sahneyi oluşturmaya başlıyor. Bir dağ var sahne de tepesinde yağmur bulutları bir o kadar koyu. Hava hafif rüzgarlı ancak yağmur henüz başlamamış. Gök gürültüleri ile parlayan şimşekler sahnenin ışıkları haline geliyor. Bu dağa usulca tırmanırken bir uçurumun kenarında yeşil otların arasında kendine yer etmiş bir ağaç var. Öyle uzunca değil birkaç metre, yüksekten aşağıdaki kayalıklara bakıyor. Kayalıklar üzerine usanmadan çarpan dalgalara beşiklik ederken o engin denize gözleri takılmış biri, bu sahnenin ortasında beliriyor. Sırtını ağaca güvenle yaslamış bu güvene kafasını da ortak etmiş birisi bu. Ufka takılı gözlerini deniz ve gök arasında, arada bir gezintiye çıkarıyor. Şimdi bu sahnenin yalnızı kim? Dağ mı? Ağaç mı? Yoksa orada gördüğün kişi mi? Peki oturan kişinin yüzünde ne görüyorsun? Can yangısı mı yoksa rahatlama mı?

Çağrı SEFEROĞLU

Read Full Post »