Feeds:
Posts
Comments

Archive for March, 2011

-21-

“Bundan çok uzun zaman önce iki komutan vardı birbirileri ile sürekli savaşırlardı. Kesin bir galibin olmadığı savaşlarda yenilgiye yaklaşan taraf mağlubiyetini kabullenerek karşıdaki komutana zaferi için bir şiir yazardı. Bu onun ona olan övgüsüydü. Ve komutanlar bu işi çok önemsedikleri için askerlerine de savaş aralarında talimlerden sonra şiir yazmalarını isterlerdi. Hangi ordunun askeri idi ya da adı neydi hatırlamıyorum ama bir askerin kelimelerle arası iyi değildi. Komutanı şiir yazmasını istediğinde doğru dürüst bir şey yazamıyordu. Komutanı ona “ Kılıcı çok iyi kullanabilirsin ancak kelimelerini de kılıcın gibi kullanamazsan asla usta olamazsın” demişti. Kılıç bir sanatçının elinde daha keskin olacaktır.”

“Güzel hikaye ama bunun konumuzla ne ilgisi var?” diye sordu deli. “Ayrıca sen kimsin?” Onun kim olduğu önemli değil diye cevap verdim. Esas önemli olan kelimeler. Konuşabilmek. Elinizden kelimelerinizin alındığını düşünün. Derdinizi anlatamadığınızı. İçinizdeki seslerin bir süre sonra sizin boğazınıza yapışıp yavaş yavaş sıkmaya başladığını göreceksiniz. Bunu bağırıp çağıran çifte bakarken dinlemek gerçekten acayip oldu biliyorum ama onun tarzı bu diye ekledim delinin anlamsız bakışları üzerine.

Asıl konu şu ki karşımdaki kavgacı çift o zaman kadar içlerinde tuttukları ne varsa gözlerimin önünde birbirilerinin üzerine bir anda döküvermişlerdi. Kendi boğazlarını sıkan elleri artık birbirilerinin boğazına götürmüşlerdi. “O kadar söze rağmen hala içlerinde dökemedikleri onları boğmaya devam etmekte” diyordu ihtiyar. “Bazen o kelimelerin dökülmemesi daha iyidir. Çünkü o sözlerin açacağı yaralar belki de iyileşemeyecek. Anlattığımı dinlemediniz mi? Kelimeleri kılıç gibi kullanmak hakkında” “Bu şey beni korkutmaya başladı” diye usulca fısıldadı deli. “Korkuyu bir kenara bırak da dediğinde haklı değil mi?” dedim. Evet dediklerinde haklıydı.” Bu ikisi için nasıl farklı bir durum oluşabilirdi? “ Konuşmak için doğru zaman ve doğru kelimeler lazımdır. Belli ki konuşulması gerekenler zamanında konuşulmadığı için şimdi bu haldeler.

Artık insanlar dinlemeden konuşmaya başladılar ve bunu öylesine yanlış zamanda yapıyorlar ki sonuçta hem kendilerini hem karşılarındakileri yaralıyorlar. Bu gerçek bir aceminin eline kılıç vermek gibi  “Konuşmasını bilmeyene kelimeler vermek”. “Peki sen?” diye sordu deli “O henüz daha usta değil sadece doğaçlama yapıyor, başkalarını yaralamamak için kendini yaralayıp duruyor. İkinize de karşıdakilerin boğazındaki elleri gösteriyor ancak kendi boğazındaki elleri göstermiyor. O sebeple benim için karşıdaki ikiliden pek bir farkı yok” Haklısın ama bu benim seçimim diye cevap veriyorum. “Kendine zarar vermeyi seçmenin neresi doğru?” Açıkçası bu sözler üzerine tıkandığımı söylemem gerek. “Kelimeleri kullanmak ustalık ister bunu öğrendin ancak öğrendiğini kullanmadığın sürece nasıl usta olabilirsin, senin yaptığın ressamın yapacağı resmi hayal edip tabloya dökmemesi gibi, ne yapacağını biliyorsun ama yapmıyorsun” “Ondan bir anda değişmesini beklemek anlamsız değil mi?” diye soruyor ihtiyar. “Bu sefer onun yerine sen mi mazeret üretiyorsun? Ben ondan bir anda değişmesini zaten beklemiyorum çünkü çoğu değişim bir anda olmaz. Sadece bu yolda adım atmalı”

“Tamam katılıyorum ama benim hala anlamadığım sen kimsin?” diye araya giriyor deli. Kısa bir sessizliğin ardından geceye bakan gözlerimi çevirip gülümseyerek deliye “O benim ustam” diyorum…

Çağrı SEFEROĞLU

Advertisements

Read Full Post »

-20-

“Bak falancanın çocuğu nasıl da gözü açık şıp diye otobüse bindi de kendine oturacak yer buldu”  bunu diyen kişiye ister istemez bakıyorum yanında dokuz on yaşlarında bir çocuk olan bir kadın. Muhtemel arkadaşı ve onun çocuğunu duraktan uğurlamakta. Çocuğu ile birlikte otobüse el salladıktan sonra yollarına devam ediyorlar. “Garip diyor deli biz bu kadını geçen gün aynı yerde sıra beklerken önüne geçen bir adama bağırmamış mıydı? Şimdi niye çocuğa adamın yaptığını öğütlüyor?” Aslında cevabı aşikar olan bir soru bu “saygı” kavramından habersiz birinin yapabileceğini yaptı o kadar.” Ancak işin komik yanı saygı kavramını bilmeden saygı beklemesi değil mi?” haklısın diye cevap veriyorum deliye, maalesef haklısın.

İnzivamdan satırlar dökülene kadar bayağı zaman geçmiş. Bu sırada dünya dönmeye devam etmiş ve devam etmekte olan savaşlara yenileri eklenmiş. “Nedir bu insanlığın derdi?” diye sorup duruyordu deli. Aklıma ilk gelen şey bu oldu “saygı” bu eksikti artık. Her insan kendine saygı gösterilmesini bekliyordu başkalarına saygısızlık ederken. Duraktaki kadını bir kere daha hatırladım. “İnsanoğlu zamana ayak uyduruyor” dedi ihtiyar acı bir gülümseme ile artık çocukları yetiştirirken başkalarına saygı duymayı öğretmektense başkalarından saygı beklemesini öğretiyoruz. Daha doğrusu bencilliği. Elindeki pet şişeyi ortalık yere atmasını gösteren bir anne ileride sokaktaki pislikten şikayet etmesi saçmalık değil de nedir? Diye soruyor deli evet saçmalık ama bu saçma film her gün gözümüzün önünde oynayıp durmakta.

Ustam “insan saygıyı sadece beklerse onu çok zor görecektir, saygıyı beklemeden önce onu hak etmelidir” demişti. “İnsan önce kendisine ve diğer herkese saygı duymayı öğrenmeli. Sonra dünyayı paylaştığı diğer canlılara, sonra dünyaya ve en sonunda evrene.” Ustam bunları yaparken bir şeye dikkat edeceksin hiçbirine duyduğun saygı diğerlerinden önde olmamalı, başkalarına kendinden çok saygı duyarsan ezilirsin, kendine daha çok saygı gösterirsen bencilleşirsin. Hepsi ahenk içinde olmalı.” Diye sözlerine devam etmişti. Ya evren,dünya, diğer canlılar dediğimde “Merak etme onlar senden senin vereceğin saygıdan fazlasını istemeyeceklerdir. Ve onlara verebileceğin saygı kendine duyduğun kadardır. Eğer daha az saygı duyuyorsan o zaman hiç saygı göstermeyen ile aynı yerde duruyorsun demektir.” Bu sözleri hatırladığımda zamanın insanlara oynadığı oyunu daha iyi anlamaya başlıyorum. Bu saygıyı gösterip karşılığını alamayanların çoğaldığı bir dünyada yaşadığımızı fark ediyorum

Bu öyle bir hale geldi ki saygı, para, mevki gibi kavramlarla beraber gezmeye başlayan hayırsıza dönüşmüş. Bir zamanlar ezenlerin dışlandığı dünya artık onların el üstünde tutulduğu bir yer haline gelmiş. Kısaca ben, deli ve ihtiyarın kendine yer bulamadığı; küçük insanların kendileştirdiği koca dünya da zamana ayak uydurmaya başlamış. Kadının öğüdünü alan çocuğu düşünmeye başladım bunun üzerine işte dedim yeni bir ”saygı açı saygısız” daha bu dünyada ilk filizini verdi diye. “Henüz onun için geç değil. O ve diğerleri için bakalım zaman bize hangi oyunlarını saklamakta.”diye cevap veriyor ben inzivamdan dönerken. Ve deli ardımdakine bakıp soruyor “Bu kim?”…

Çağrı SEFEROĞLU

Read Full Post »

-19-

“Biraz rahat olsana” diyordu deli, eskiden kalma bir şey bu rahat değilim. Bir bakıma utanıyordum adeta içim sıkılıyordu bu utançtan. “Herkes gibi davransana” , herkesin davranışı ne kadar doğru ne kadar yanlış bilmediğim için niye öyle davranacaktım ki? Yavaş yavaş bu sıkıntı nefes almamı zorlaştırırken adımlarım hızlanıyordu. Arayı açtığımda ise sıkıntı çoktan gitmişti. “Niye böylesin?” diye sormuştu deli “çocukluktan kalma” diyebildim, artık normal yürümeye başladığımda.

Çocukken bir kere babamın birkaç arkadaşı ziyaretimize gelmişti. İçlerinden biri konuşamıyordu doğuştan kulaklarında problemi varmış. Sohbetin başlangıcında anlamamıştım herkes konuşurken pür dikkat insanların yüzlerine bakıyordu. Dudak okuyabildiği için konuşulanları öyle takip ediyormuş. Çocuk aklıyla fark edemedim ilk başta daha sonra babamın resim yaptığı odaya geçtik. Üç tiryakinin aynı odada on dakika durması o odanın duman altı olmasına yetmişti. O sırada konuşamayan amcanın bana bir şey dediğini fark ettim ama sesini duymamıştım herhalde dumandan şikayet ediyor diye düşündüm. Duman rahatsız etti sanırım deyip pencereyi açmaya gidecekken adam durdurarak eliyle su içermiş gibi yaptı. O an kafama sert bir darbe almışım gibi hissettim çünkü konuşamadığını fark etmiştim ve benden su istemesini yanlış anlayıp duruyordum. Gidip suyu getirdiğimde çoktan içimdeki mahkeme salonu dolmuştu.

Karşımda ustam beni azarlamaya başladı. “Nasıl fark etmedin? Bir düşün kendisini anlamadığın için üzüldüyse, konuşamadığı için canı sıkıldıysa?” kafamda bu mahkeme üç gün sürdü. Ustam daha dikkatli olmam gerektiği konusunda yeterince beni azarladığını düşündüğü için artık susmuştu. “Ama bu kadarı fazla değil mi?” diye sordu deli. Belki fazlaydı ancak onun bu acımasızlığı sayesinde daha dikkatli olmam gerektiğini öğrenmiştim. Ancak o tarihten bu yana ne zaman fiziksel kusuru olan birini görsem utanırım. Ayağı aksayan birinin yanında düzgün yürüyebildiğim için, gözleri görmeyen birinin yanında görebildiğim için, elleri olmayan birinin yanında ellerimi sakladığım bile olmuştu. Bu utanç beni bayağı etkiliyordu.

Uzun zaman sonra üniversitede iken bir sosyal sorumluluk projesinde çalışıyordum. Bir köye yardım için oluşturduğumuz bir proje. Ve o ekipte bir adet görme engelli bir arkadaşımız vardı. Aynı durum yeniden baş göstermişti bende toplantılarda sıkılıyordum, nasıl konuşacağımdan kullandığım kelimelerde hata olup olmamasına kadar her şeye dikkat etmeye çalışırken bir yandan da bu sıkıntıyı aşmanın yollarını arıyordum. “Hatırlıyorum” dedi ihtiyar “o zaman ne yapacağım ne yapacağım diye kafanın içinde volta atıp duruyordun” . Doğru dedim gülümseyerek. Proje devam ederken topladığımız yardım kolilerinin envanter listesinin çıkartılması gereken bir durum olmuştu. Gönüllülerden oluşan bir ekip olayı üstlendi içlerinde ben ve bu görme engelli arkadaşımız da vardı. O gün beraber gelen malzemelerin olduğu çuval ve kolileri ayarladığımız bir odada tek tek açmaya başlamıştık. İlk başlarda her şey normaldi ta ki çuvalın birinden yırtık bir bornoz çıkana kadar çıkan şeyi söylediğimde herkeste bir durgunluk oldu hani gülsek mi ağlasak mı türünden. O an o görme engelli arkadaşımızdan çıkan bir cümle beni alt üst etmeye yetti. “Şu anda yüzünün ne halde olduğunu görebiliyorum” bunun üzerine herkes gülmeye başlamıştı. Ve o anda içimden şunu geçirmiştim “benim ancak aynada görebileceğim bir şeyi o benden ayna olmadan üstelik görmesine bile gerek kalmadan daha iyi görebildi” O an ayaklarımdaki zincirlerin gevşeyip yok olmasını seyrettim. Fark ettiğim şey esas benim engelli olduğumdu.

Evet benim görebildiğim son nokta yer ile gök arasındaki incecik bir çizgiye kadardı. Ondan ötesini göremiyordum halbuki onlar için böyle bir engel yoktu. Onlar dünyanın bir ucundan diğer ucuna kadar engel olmaksızın görebiliyordu. Pasaport sorunu yaşamadan aklının çizdiği son noktaya kadar gidebilen onlardı. İster tekerlekli sandalyede olsun ister aksayarak yürüsün hayat için hepimizden daha çok onlar koşuyordu hem de yorulmadan. Ellere gözlere ihtiyaç duymadan resim yapabiliyorlardı içlerindeki rengarenk dünyadan faydalanarak. O an kullanmayı pek de sevmediğim engelli kelimesi farklı bir anlam kazanıyordu benim için. “ Gerçek engelliler ister fiziksel kusuru olsun ister hiç olmasın hayatındaki pek çok şeyi ben yapamam diyerek yapmaktan kaçınan ve böyle bir kusuru olsun olmasın sen bunu yapamazsın diyerek onları bu işlerden alıkoyanlardı.” Bunun dışındaki herkes için artık engeller söz konusu değildi.

Bu açıdan bakınca ben dahil hepimiz az ya da çok engelliyiz. Kendi koyduğumuz ve diğer engellilerin bize koyduğu sınırlar dahilinde yaşıyoruz. Çıkılması zor kaldırımlar, rampasız üst geçitler, düzgün yürüyen insanların bile zorlanacağı şekilde yapılmaya devam ediyor bu engelli insanlar yüzünden. Toplu taşıma araçlarına binerken, karşıdan karşıya geçerken her şey bu engelli insanların elinden çıkıyor. Bütün bunlara rağmen engellerini aşan insanlar bu dünyada yaşmaya ve bu engellilerin yapamadıklarını yaparak hayatı renklendirmeye devam ediyorlar. Biz engelliler için farklı bir bakış açısı oluşturarak bu renkleri görmemizi sağladıkları için minnettarım.

Çok konuştum biliyorum ancak sahne sırası geldi merak etme. Aslında bu sahneden çok senin engellerin ile ilgili hayatındaki engellerin bir listesini oluştur bugün, aşıp aşmaman önemli değil sadece ne kadar engelli olduğunu fark etmen için. Sonra gözlerini kapat sadece pasaport ve sınır derdi olmadan dolaş dünyayı. Senden istediğim şey bu kadar.

Çağrı SEFEROĞLU

Read Full Post »

-18-

Şimdi bir bunalımı anlatma zamanı diye düşünüyorum. Gerek içinde bulunduğum gerekse gördüklerimden ötürü. Anlatmış olmam lazım deli ve ihtiyarı geri de bırakıp biraz huzur bulabildiğim kafamdaki en güzel köşemi. “Fırtınalı dağ” işte şimdi bu bunalımdan sığınabileceğim yegane yer orası gibi gözükmekte.

“Yine mi oraya?” diye soran deli ile durumumu anlayan ihtiyarı ardımda bırakıp dağa tırmanmaya başlıyorum. Artık bir başkası ile konuşmak yerine sadece kendimle konuşabildiğim yere doğru gidiyorum. Her türlü umudu gömdüğüm bir bunalım anı bu. İçimde biriken her şeyin artık beni boğmaya başladığı bir zaman. Ne yapabilirim bilmiyorum başkasını bu durumdan çekip çıkarmanın yolunu bulmak kolay ancak kendim için bu neden bu kadar zor bilmiyorum. Muhtemel kendime karşı acımasız bir inadımın ve sabit fikirlerimin oluşundan.  Ve işte sevdiğim yere geldim. Denizin dalgalarını, ufku kaplayan bulutları, rüzgarı, kısacası bu dağın fırtınasını en iyi yaşayabileceğim yere. O uçurumun kenarındaki yeşil ufak düzlükten aşağı düşecekmiş gibi büyüyen ağacın olduğu yere.

Usulca sırtımı ağaca verip ayaklarımı uçurumdan aşağıya uzatıyorum. Otlar biraz büyümüş gibi geliyor ellerimi üzerlerinde dolaştırınca. Belki de ben küçülmüşümdür onlar aynı kalırken. Sessizliğin tadını çıkarmaya çalışıyorum, garip bir şekilde gök olanca şiddeti ile gürlerken. Fark ediyorum ki bu gök gürültüsünü sessizlikten daha çok seviyorum. Kafamı kaldırıp yaslandığım ağacın dallarına gözlerim takılıyor. Her dem yeşil yapraklarının rüzgarla uçuşmasını seyrediyorum. O an belki beni ancak onun anlayacağını düşünüyorum. Bu bunalımın içindeyken ağacımın yetişmiş dallarının, gövdesinin, köklerinin, tekrar ufacık tohumun içine çekildiğini ve onun da toprağın derinliğine dönüşünü hissediyorum. Sanki mevsimsiz sürgün vermiş bir duygu gibi. Ben de o tohumun içinde toprağa tekrar düşebilsem belki daha doğru bir mevsimde yeniden ve daha güzel bir şekilde yeşerecekmişim gibi bir his bu. Gerçekten de bir bunalımı anlatmak zor hissettiğin her şeyi kelimeler aracılığı ile okuyana iletebilmek umarım bunu başarabiliyorumdur.

Kalk bir duvar çek buraya diye içimden geçiyor. Bir duvar çek dışarıda ne varsa orada kalsın bırak bu yere adım atamasınlar. Ancak ben burayı yaparken duvar istemedim manzarayı bozuyor bir kere, hem buraya ne deli ne de ihtiyar girmiyor ki sadece ben oluyorum. Bu sebeple bir duvara ihtiyacım yok. Karamsarlığımın bu fısıltısına bile katlanamadığımı fark ediyorum. Bu an, burada sadece göğü, rüzgarı dinlemek ve hiçbir şey düşünmek istemiyorum. Çevremde akıp giden zamana aldırmadan sadece burada, bu anı yaşamak istiyorum. Döndüğümde ihtiyarın ve beni burada yakalayabilen azınlığın diyebileceklerini biliyorum. Uçsuz bir denizin ortasında kulaç atıyor gibi hissediyorum bu söylenilenler karşısında. Hani o denizin ortasında bir kara görünmezken yorulmuş haliniz ile dibe gitmek mi yoksa yüzmeye devam etmek mi durgunluğunu yaşadığınız o an gibi. Aslında hiçbir şey yapmak istemiyorum. Bunalımı bunalım yapan en önemli his bu hiçbir şey yapmak istememek.

Bu yerden ne zaman döneceğim bilmiyorum ama şu var ki burada kaldığım süre yapabildiğim en güzel şeylerden birini yapacağım. Demiştim sanırsam yüzüm gülebilir, eğleniyor gibi görünebilirim ama içimdeki yedi deniz bir kıyameti yaşıyordur. Bu maskeyi takmaya devam edeceğim. Bunun ardını görebilen azınlık dışında kimsenin fark edemeyeceği maskemle akıp giden zamanın ve hayatın bir kenarından deli ve ihtiyar bu tiyatroyu seyretmeye devam edeceğim.

Çağrı SEFEROĞLU

Read Full Post »